1. Ana Sayfa
  2. Kritik
  3. Salgın Notları

Salgın Notları

Yazarımız Flubert’in salgın üzerine aldığı notlardan bir seçki. İyi okumalar.

Korona Notlari

(Yazıyı kaleme almaya başladığımda korona virüs tehdidi dolayısıyla alınan karantina kararı sürüyordu.)

Korona virüs dolayısıyla alınan kararlar gereği karantina sürüyor. Kimileri kendini koruyacak tedbirleri almak konusunda daha şanslı, kimileri ise işlerine gitmeyi sürdürmek, geçinmek için çalışmak zorunda. Karantinada kalma imkanı olup bu yasaklara uymayanlar da mevcut. Neredeyse iki haftadır karantina altında, yalnızca alışverişe çıkarak yaşamımı sürdürmekteyim. İki haftadır kendimi zihinsel ve fiziksel olarak zinde tutuyor, okumalarıma yoğunlaşıyor, spor yapıyor ve yazı yazıyorum. Okulların online olarak sürdürülmeye başlanmasından bu yana hayatımdaki koşuşturmanın azalmasının bana bir hayli yararı dokundu diyebilirim. Öğrenmenin bireysel bir serüven olduğuna inanan biri olarak kendi okuma ve izleme listelerimi hazırladım ve bu listeye riayet etmeye özen gösteriyorum. Sürecin ruh halimde henüz yıkıcı bir etkisi yok. Bütün bunları (süreci bireysel olarak iyi yönettiğimi vs.) anlatmamın sebebi Twitter’da çok fazla can sıkıntısından muzdarip insan görüyor olmam. Halihazırda sürecin uzayacağını varsaymamıza sebebiyet olacak çok fazla veri var. Dolayısıyla ‘duygusal olarak tahribata uğramamak ve bu evde kalma halini fırsata çevirmeye çalışmak gerek’ düşüncesi baskın bende. Tabii sürekli zihnime taarruz eden bir takım karanlık fikirler mevcut. Esas olarak beni kaygılandıran şey aile büyüklerim. Yaşları gereği risk altında oldukları bilgisi hastalığın başladığı günden beri zihnime kodlanmış halde. Karamsarlığa meyilli olduğumu hissediyorum. Aslında bunun gerçekçi olmak demek olduğunu da düşünmüyor değilim. Televizyon izlemiyorum. Twitter, gazeteler, Youtube, SMS’ler ve yaptığım telefon görüşmeleri aracılığıyla gündemi takip ediyorum. Bütün bunlar vaziyetimin ve halet-i ruhiyemin kısa bir özeti. Şimdi esas meseleye gelebiliriz; yaşadığım karantina pratiğinin yer yer teorik yer yer tecrübelere dayalı bir biçimde takibatını yapmaya, yaşadıklarımı, okuduklarımı, izlediklerimi yorumlamaya çalışacağım. Bu çaba içerisinde, kronolojik ve bütünlüklü bir çalışma ortaya koymak gibi bir gayem yok. Bilakis, zihnimizin günden güne bambaşka yerlere savrulduğu ve ne olup biteceğine dair çok fazla soru işaretinin olduğu şu günlerde kaidelerle pek uğraşmayacağım. Geçtiğimiz aylarda okuduğum Klaus Theweleit’in ’Failin Kahkası’ adlı kitabı benim için önemli bir esin oldu. Theweleit’in, hadiseleri ve haberleri yorumlayarak ve zaman zaman ‘edebi gazetecilik’in yaklaşımına yakın bir biçimde betimlemelerle yaşanan olayları detaylandırışına öykünerek bu yazıyı kaleme alacağım. Kah anılarıma kah okuduklarıma başvuracak, kimi zaman anıların açtığı yoldan ilerleyerek kimi zaman okuduklarımdan yaptığım alıntıları tartışarak yola devam edeceğim.

Sahne 1

Ergenliğe adım attığım yıllarda, daha küçük yaşlarda ansiklopedilere ve haritalara duyduğum merak kitaplara yönlenmişti. Din’e dair soru işaretlerim ilk olarak buna dair okumalara sebep oldu. İnternette, sözlükler ve forumlar aracılığıyla ‘Yanılmışım Tanrı Varmış’ adlı bir kitabı keşfettim. Anthony Flew isimli ateist bir filozofun deizme geçişini anlattığı bir kitaptı bu. Bugünlerde dinin bilimselliği iddiasında olan bir takım çevrelerin övgüyle bahsettiği ve dolayısıyla bir propaganda aracı olarak kullanılan bir kitap olduğunu o günlerde bilmiyordum elbette. Doğup büyüdüğüm kent asla kitapçıları ile meşhur olmamıştır. Şimdi bile topu topu dört-beş kitapçı mevcut. O yıllarda ise kitap satma işini kırtasiyeler üstlenmiş durumdaydı, bir iş hanının bodrumunda korsan kitaplar satan kızıl saçlı bir kadın ve şimdiki AVM’ler gibi kompleks ve ihtişamlı bir yapısı olmamasına karşılık AVM adı verilen bir yapının en üst katındaki kitapçı, yalnızca kitap satan ve ‘kitapçı’ olarak adlandırılan yerlerdi fakat buralarda iyi bir yayınevinin bastığı kitapları bulmak, çölde su bulmaktan daha zordu. Ben aradığım kitabı bulmak umuduyla dolanıyordum. Kitabı sorduğum herkes bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Muhafazakar bir kentte bu isimde bir kitabı küçük bir çocuğun araması hoş karşılanmıyordu. Sanırım bir yetişkinin araması da o yıllarda pek hoş karşılanmazdı. Nihayetinde kitabı AVM’nin üst katındaki kitapçıda buldum ve aldım. Sonraki haftalarda kitapçının müdavimi olmuştum. Arkadaşım ile birlikte kitapçıya gidip geliyorduk. Kötü yayınevlerinin bastığı nice kitaplar alıp okudum. İlk başta aldığım kitaplar tarihi biyografilerdi. Fatih Sultan Mehmet, Deli Petro, Lenin, Mustafa Kemal gibi liderlerin biyografilerinden sonra kitapçının içinde sık sık göz gezdirdiğimiz fakat bir türlü almaya cesaret edemediğimiz komplo teorileri ile ilgili kitaplar duruyordu. O kitapları almakta o denli neden tereddüt ettiğimizi halen bilmiyorum ama nihayetinde kitabın vaadine kapılıp harçlıklarımızı birleştirerek bir tanesini aldık. Daha sonra bir dolu türevinin basıldığı ‘Dünyayı Yöneten Gizli Güçler’ adlı bir hayli kalın kitabı ilk kimin okuyacağına karar verdik. Arkadaşım çok istekli olduğu için önceliği ona vermekte bir sorun yaşamadım fakat kitabı ailesi görmüş okumasına izin vermemişler, kitabın bana ait olduğunu söyleyerek kitabı çöpe atılmaktan kurtaran arkadaşım ertesi gün kitabı getirip durumu anlattı. Parasını geri istediğini düşünmüştüm ama böylesi bir talepte asla bulunmadı. Yeni bir görevim vardı, kitabı bir an evvel okuyup dünyayı kimin yönettiğini arkadaşıma anlatacaktım. Kitabı okudukça yaşadığım şaşkınlıklar katlanarak büyüdü ve bir hafta sonra her şeyi arkadaşıma anlatmak için onların bahçesinde buluştuk. Kısık sesle konuşuyor, büyük bir gizlilik içinde olmaya özen gösteriyordum. Yasaklı bir kitabı, yasaklayan kişilerin bahçesinde anlatmanın ötesinde okuduklarımın gizli bilgiler olduğu psikolojisi ile hareket ediyordum. Kitabın dünyasına fazlasıyla kapılmıştım. Anlattıklarım karşısında arkadaşımda kitabın dünyasına fazlasıyla kapıldı. AVM’nin üst katındaki kitapçıya gitmeye devam ettik. Ekseriyetle ‘TİMAŞ’ın bastığı komplo teorileriyle ilgili kitapları ihtimamla inceliyorduk. Ve her hafta bir tane kitap satın alıyorduk. Gel zaman git zaman gündemimizi bütün bu gizli güçler, dünyayı yöneten aileler, psikolojik savaş teknikleri, tapınak şövalyeleri, gül-haç ittifakı vs. gibi meseleler oluşturmaya başladı. O yazı bunları okuyup tartışarak geçirdik. Okulların açılmasına az bir zaman kala kırtasiye alışverişi için ailemin cebime koydukları paradan arttırıp kitapçıya gittim. Yeni bir kitap bulmak umuduyla az sayıda rafın arasında dolanırken “Virüs Saldırıyor” adlı bir kitapla karşılaştım. Kitabın tanıtımını okurken elim çoktan cebimde kaç para kaldığını kontrol etmek için pantolona uzanmıştı. Paramın yettiğini görünce sevinç içinde kasaya koştum. Kitapçı, kitabı küçük siyah poşete koyarken eve gidip kitabı okumaya başlayacağım hayali ile yanıp tutuşuyordum. Şimdi hatırladığım kadarıyla değişen dünyada yeni savaş stratejilerinin baş gösterdiğini, kimyasal savaşın bu savaşlar içinde en önemlisi olduğunu anlatan bir girişten sonra kimyasal savaşa dünyadan örnekler veriyordu yazar. Bir yerden aniden geçen bir uçağın şarbon yayarak binlerce insanı öldürdüğü, bir başka yerde toprağa salınan bir bakterinin binlerce insanı zehirlediği, rüzgarlı bir günde gökyüzüne serpilen zehirli bir maddenin insanlarda yarattığı tahribatı okumak dehşete düşmeme yetmişti. Kitabı kapattığımda her yerde insanları öldürmeye çalışan güç odaklarının yaydığı virüsü görüyordum.

Basın, Virüs ve İzlenimler

Basının giderek magazinleştiği çağımızda gerçek habere ulaşmak noktasında bir hayli problem yaşıyoruz. Haber, genel anlamıyla zamana uygun bir şeyin, bir olayın raporudur, acele bir şekilde kaleme alınmış edebiyattır, yarının tarihidir ve sunumunda daima egemen kültürü ve ideolojiyi içerir. Anlatıcı ve hedef kitle arasında kurulan bu diyalog çoğu zaman hakikati içermez veya hakikatin küçük bir bölümünü içerir. Burada ‘hakikat’ten kastım olayın gerçekten olup olmadığı ya da haberin kaynağının güvenilirliğidir. Benim habere yaklaşımım bu hegemonik söylemin analiziyle meşguliyeti içeriyor dolayısıyla basında yer alan haberlere belirli bir mesafeden ve daima şüphe ile yaklaşıyorum.  Virüse dair haberlerin sunumuna dair ‘tık alan’ başlıklarla çok sık karşılaşmaktayım. “Korona Virüs Salgını Nedeniyle Karantinada Olan Kadınları Evlerinde Bekleyen Büyük Tehlikenin Farkında Mısınız?” tarzı içerikten yoksun haberler veya “Yarım Milyondan Fazla İnsanı Etkileyen Corona Virüsü İle İlgili Hala Bilmediğiniz 9 Şey” tarzı bilinmekte olan bilgileri tekrarlayan haberler medyada ve sosyal medyada dolaşımda. “Korona Virüsten Korunmak İçin Sıra Dışı Yöntemler!” gibi iddialı başlıklar ve “İtalya’da Yaşayan Bir Anne Uyarıyor: ‘Benim Yaptığım Hataları Yapmayın!’” başlığında olduğu gibi tavsiye vaatleri okuyucuyu daima hayal kırıklığına uğratacak derecede içerikten yoksun başlıklar bir hayli fazla. Salgının ilk günlerinden bu yana televizyonlarda tarihteki salgınları anlatan bir takım uzmanlar boy gösteriyor, gazete ve sosyal içerik platformlarında yazılar yazılıyor. Başlıklardaki vurgular çok manidar “Milyonlarca İnsanın Ölümüne Neden Olan Veba Etkeni Bakteri: Yersinia Pestis” veya  “İstanbul, Veba Salgınından ve 90’lardaki Fare İstilasından Kedileri Sayesinde mi Kurtuldu?” biçiminde tarihe gönderme yapılan çok sayıda içerik söz konusu. Bir de “Kalkın Mahvolduk! Karantina Günlerinde Paylaştığı Fotoğraflarla Ortalığı Kasıp Kavuran Emrata,” ya da “Karantinada çıplak idman yaptı, olay oldu!” gibi başlıklar ile sunulan magazin figürlerine ait haberler ile sıkça karşılaşmak mümkün. Bütün bunları nasıl ele almak gerek noktasında kafam fazlasıyla karışık.  Bu enformasyon ve dezenformasyon yoğunluğu arasında bir süredir yürürlükte olan Post-Truth kavramı çerçevesinden bir yaklaşım ve akıl yürütmeye başvurulabilir. Yapılan bir araştırmaya göre insanların kendi gerçekliklerini seçmeye meyilli olduğu tespit edilmiş ve bilgiye ulaşmaya çalışırken objektif olmaktan uzak olduğumuz, inançlarımıza ters düşen görüşlerin çoğunu yalan olarak yorumlamaya meyilli ve bilgiyi edinmede seçici olduğumuz sonucuna ulaşılmıştır. Esasen tam bu noktada Post-Truth kavramı bir şeylere karşılık gelmektedir. Sözlükteki anlamı “duyguların ve kişisel kanaatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede rasyonel gerçeklerden daha fazla etkili olmasıdır,”şeklinde. Kavram, milenyumda medyanın güç kazanması ile beraber gündemimize yerleşti. Post-Truth kavramını hakikatin çarpıtılmasının ötesinde hakikat arzusunun yitimi olarak tanımlamak daha doğru olabilir. Günümüzde sosyal medyada haberlerin bu kadar hızlı yayılabilmesi ve kolayca dolaşıma sokulabilmesi Post-Truth kavramının önemini arttırmıştır. Jean Baudrillard’ın medyanın aslında iletişim için var olmadığını ve iletişime zarar verdiğini ve gerçeğin yerini simülasyonlara bıraktığı iddiası kriz dönemlerinde daha net duyumsanmaktadır. Post-Truth dönemi sürekli yeni hakikatlerin yaratıldığı bir dönem ama hakikat yaratılırken kimin doğru olanı sakladığı, kimin amaçsal bir şekilde yalan ürettiğini kestirmek hayli güç. Başta bahsettiğimiz gibi müesses nizamın medya araçlarını yönlendirdiği ortada. William Randolph Hearst ve Joseph Pulitzer’in biyografilerine bakıldığında bu manipülasyon için nasıl yollar izlendiği görülebilir. Belki de o kadar meşakkatli bir yol izlemek yerine havuz medyası olarak adlandırılan herhangi bir yayıncıya bakmak yeterli olacaktır. Şüphesiz manipülasyon daima vardı ve olacak. Temel mesele hakikati aramaktaki arzuya ket vuran zamanın ruhu ve elbette hakikatin gitgide muğlaklaşması. Fakat böyle kriz zamanlarında belirgin bir biçimde hakikati aramaya ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz, tabii hakikati aramanın hakikati bulmak gibi bir karşılığı olduğu beklentisine kapılmadan. Diğer yandan bütün bunları yazmak bir hayli kolay; hastalığın nelere yol açacağına, ölümümüze sebep olup olmayacağına, tüm bunların ötesinde hastalıktan sonra akıbetimizin ne olacağına dair bir akıl yürütmeye giriştiğimizde durumun vehameti ortaya çıkmakta. Hiçbirimiz bunları düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz elbette. Bu noktada bir müştereklik söz konusu olsa dahi kimilerinin koşullarının umutlu olmaya daha yakın olduğu aşikar. Hastalık ile birlikte gündeme gelen temel konulardan biri de gelir adaletsizliği ve sosyal refahın giderek azaldığı noktasında. Dolaşımda olan çok fazla iddia var. Kimileri kapitalizmin yıkılma tehlikesi altında olduğunu kimileri ise süreçten güçlenerek çıkacağını iddia ediyor. Ufukta, kapitalizm adına bir çöküş göremiyorum. Kapitalizmin tarihsel izleğinde bu tip krizlere karşı şerbetli olduğunu defalarca gördük.

Sahne 2

Bundan yaklaşık üç hafta önce salgın ile ilgili olarak tedbirlerin uygulanması kararı alındı. Arkadaşlar ile okuldan çıkıp bir şeyler içmeye giderken olacaklardan habersizdik. Sıhhiye’den Kızılay’a doğru neşeli adımlarla ilerledik. Kimileri başka güzergahlara saptı ve nihayetinde üç kişi bir şeyler içmeye gittik. Her şey ve herkes oldukça olağan görünüyordu. İş çıkışlarının o can sıkıcı kalabalığı ve asık suratlarıyla her gün aynı işlere gitmekten yılmış insanların kente yaydığı korkunç enerji ruhumu bunaltmıştı. Sonunda bir yerlere oturup sohbete koyulduğumuzda, dışarıda olan biteni, kentin huzursuzluk yayan iklimini unutmuştuk. Mey, gergin omuzlarımızı gevşettiğinde ve yüzümüzdeki tebessüm yerini kahkahaya bıraktığında, kahkaha kayıtsızlığa, kayıtsızlık huzura dönüştüğünde yaşadığın hayatın ölümle sonlanacağını tahmin edebilir misin? Zırrr zırrr zırrrr. Bir telefon çığlığı kahkahaları örseledi. Telefonu açtığımda arkadaşım hızla bakanlık kararını bildirdi. Tatil olmasına yönelik hoşnutluk hadisenin vehametini görmemizin önünde bir engeldi, en azından o an. Kalktığımızda saat dokuz buçuğa geliyordu. Telaş dinmiş, ortalık yatışmıştı. Durağa geldiğimde telefonum çaldı. Arkadaşım gün içinde olan bitenleri özetledi. “Peki ya hastalığın tehlikeleri nelermiş?” diye soracağım sırada durağa yanaşan otobüsün camında beyaz maskesi ile ağzını ve burnunu örtmüş bir kadın bana bakıyordu. Soruyu sormaktan vazgeçtim. Yıllar önce okuduğum bir kitap canlandı hatıramda. Virüs saldırıyor.

Korona Üzerine Pasajlar

Bulaşma, çok sık duyduğumuz bir kelime şu günlerde, tekinsiz bir tınısı var. Her türlü ifrazatın, her türlü temasın bu bulaşmaya kapı araladığı kaygısı ile doluyuz. Sınırlar çiziliyor ve mesafeler koyuluyor, her yana baktığımızda kirlilik, hastalık ve dehşet görüyoruz. Ölüme dair yaşadığımız kaygıyı, her yanı sterilize ederek yenmeye, yaşamı geri kazanmaya çalışıyoruz. Bulaşmayarak, uzak kalarak yaşamaya el sallıyoruz. Böylesi bir yaşamanın ‘yaşamak’ olduğuna fazlasıyla ikna olmuş haldeyiz. Bulaşmayarak ölümü dışarıda tutuyoruz, öteliyoruz. Peki, ölümle birlikte dışarıda tutulan diğer insanlar… Onlar bir ah vah faslının ardından unutuluyor, ‘insanca yaşamayı’ aranıp duran bizler insanca yaşamayı yanlış yerlerde arıyor olabilir miyiz?

-Bilirkişiler, uzmanlar, siyasiler, kanaat önderleri, din adamları… Ekranın aranan yüzleri olmayı arayanlar, bizi nutuklarından esirgemeyenler, bir nevi soytarılar… Tuzlu suyla yapılan gargaraları, afiyetle içilen kelle paçaları, korona muskalarını, Türk geninin COVİD19’a karşı sağlamlığının bilimsel ispatlarını bizlere anlatanlar… Hepimizi bir istatistiğe dönüşme olasılığının dehşeti sardı; bir, yüz, bin, bir milyon, rüyadan uyanınca unutulacak mı her şey? Ve sahiden çelik gibi midir Türk geni

-Hiç sakınmadan ‘sonumuz geldi’ çığlıkları atanlardan gerçek rakamları saklayanlara, ‘sosyal mesafeyi koruyun’ diye azar çekenlerden, ‘başınızın çaresine bakın’ diyenlere… Ve elbette Malthus hortlatılır daima, dünya için bu kadar nüfus fazla diye buyurur birileri, mülteciler unutulur, yaşlılar zaten yaşamıştır yeterince ve belki çocuklar daha da kirlendiğini görmemelidir dünyanın!

-Şaka var, mizah ve kahkaha. Terry Eagleton “…ölüm hakkında şaka yapmak, onu kesip biçerek küçültmek ve bizim üzerimizdeki korkutucu gücünü azaltmaktır…” diyor. Korkmakla kalmıyoruz, korkularımızla alay etmeyi de öğreniyoruz. Fakat kuşku asla yakamızı bırakmıyor. ‘Bağışıklığımız ne alemde,’ ‘boğazımdaki hırıltı acaba neden’ gibi sorular gırla. Bu korku iklimi, kılcallarımıza kadar sirayet ediyor. Korkmak, belirsizliklere inanmamıza sebep oluyor. Akla, tıbba, bilime inanıyor kimimiz fakat bilim tarafsız, evrensel ve adil midir? Kimimiz, dualara, komplolara, paranoyaya inanıyor. Bu ikiliklere bakarken görmemiz gereken asıl meseleyi ıskalıyor muyuz? Sorular çoğalıyor fakat cevabımız yok.

-Katastrofi, dünyanın güç dengelerini belirleyen aileler, anlaşmalar, kapalı kapılar ardında kurulan ittifaklar, dile düşmüş gizli bilgiler! Dünya, üzerinde yaşayanlara aldırış etmeden dönmeye devam ediyor.

-Guy Debord ‘Gösteri Toplumu’nda şöyle diyor; “Kendi bütünlüğü içinde ele alındığında gösteri, mevcut üretim tarzının hem sonucu hem tasarısıdır. Gerçek dünyaya bir eklenti, ona ilave edilen bir süs değildir. O, gerçek toplumun gerçekdışılığının can alıcı noktasıdır. Gerek enformasyon ya da propaganda, gerek reklam ya da doğrudan eğlence tüketimi biçiminde olsun bütün özel biçimleriyle gösteri, toplumsal olarak hakim olan yaşamın mevcut modelini oluşturmaktadır. O, üretimde önceden yapılmış seçimin her alanda onaylanması ve bunun sonucu olan tüketimidir. Gösterinin biçimi ve içeriği, varolan sistemin koşullarının ve amaçlarının tümüyle aynen doğrulanmasıdır. Modern üretimin dışında geçirilen zamanın esas bölümündeki meşguliyet olan gösteri, aynı zamanda bu doğrulamanın sürekli mevcudiyetidir.” Olan bitenler bir gösteri mi yoksa gösteri henüz başlamadı mı? Meçhul.

-Wuhan’da afiyetle mideye indirilen bir yarasaya, yaşadığımız dramın günahını yüklemekte bir çeşit ucubelik olsa gerek. Yarasalar insanlığa liyakatini göstersin diye diğer yarasalardan özür beklemeye kadar işi vardıranlar olacak mıdır acaba? Çin’den tazminat isteyenler, ‘Çin virüsünün!’ yarattığı yıkımın nicesini yaratanlar ne hikmetse. Dünyayı yöneten, sermayenin başkenti New York’ta insanlar, kentin namı buralara kadar gelen fareleri gibi tıkıştıkları evlerinde yardım dilenirken Wall Street’in geniş, refah caddeleri ölüm kadar sessiz. Pekin’de gökyüzüne baktığında güneşi göremeyenler, şehri kaplamış isin altında maskeleri(onlar maskeleri hiç çıkartmadılar) ile yaşamaya alışmış milyonlar, yüzünü kameralara dönüp sağduyu telkin edenlere inanacak mı? Dilimize pelesenk olmuş o meşhur kelime ile ‘sömürü’nün çarkı dönmeye devam edecek mi? Bizler; bir kültürü, bir ülkeyi, bir yarasayı, bir virüsü itham etmekten vazgeçip asıl muhatabı keşfetmekte başarılı olacak mıyız? Salgın yeni başlamadı, yıllardır sürüyor…

(Bu bölüme kadar yazılanlar ‘normalleşme’ sürecinin başlamasından bir hayli öncesine dayanıyor. Karantina sürecinde yaşadığım ruhu hali ile ilgili olarak bu bölüm tekrar alınacaktır.)

Sahne 3

Uzun bir süre yalnızca market alışverişlerini yapmak için dışarı çıkıyordum fakat o gün küçük bir gezinti yapmak, etrafta ne olup bittiğine bakmak arzusuyla yürüyüşe çıktım. Dışarı çıkarken son günlerde okumuş olduğum bir yazı aklıma düştü. Yazıda anlatılanlar özetle şöyleydi: “Yugoslavya iç savaşı sırasında uzun zamandır evinde gizlenmekte olan bir kadın çok bunalır ve dışarı çıkmak ister, tabii savaş devam ederken dışarı çıkmak kendi sonunu hazırlamak gibi bir şeydir çünkü ortalıkta keskin nişancıların her yerde pusu kurmuş olduğuna dair bir söylenti dolanmaktadır. Yani şayet dışarı çıkarsa bir kurşuna kurban gitmesi büyük bir olasılıktır. Kadın bütün bunlara aldırmaz ve dışarı çıkar. Bir hayli yürüdükten sonra sağ salim eve döner. Sonraki gün tekrar çıkar ve yine sağ salim eve döner. Adeta bir Rus ruleti oynamaktadır. Silahtaki o tek merminin kafasında patlaması ihtimalinin dehşetiyle savaş nihayete erene kadar evde kalmaya karar verir. İki gün hiçbir şey yokmuşçasına yaptığı gezintinin üzerine biraz düşündüğünde o iki günlük deneyimi bir ‘delilik’ olarak tarif eder.”

Dışarı çıktığımda hayatın ne denli normal işlediğinin farkına vardım tıpkı bir ölümün yarattığı kısa bir yas sürecinin ardından ölen kişinin yakınlarının hayata kaldıkları yerden devam edişi gibiydi her şey. Yasın uzaması çoğu zaman bir çeşit ‘hastalık’ olarak adlandırıldı. O günlerde ekonominin açılmasına yönelik tartışmalar başlamış mıydı tam olarak hatırlamıyorum fakat yakın zaman bunun olacağına dair bir çıkarsamaya varmıştım.

Salgın ve Denetim

Salgınlar, halkın belleğinde kalıcı izler bırakarak bütün toplumu, ileride de her fırsatta uygulanacak şekilde kontrol altında tutma imkânı sağlıyor. 65 yaş üstü şu saatte çıkacak, şu saatte dönüp kendini izole edecek, 20 yaş altı şöyle yapacak böyle edecek; fırınlar ve kasaplar şu saatte açılacak bu saatte kapanacak. Modernizm, okulu, kurumları ve askeriyesi ile her şeyi denetleyen despot bir hal aldı.

Askerlikteki “yanaşık düzen hareketleri” gibi bir denetim…  Ast-üst ilişkisi ve ‘emrin sorgulanamazlığı’ üzerinden sürekli kendini var eden bir denetim. Komutan: “Bölük, istikamet geriniz, koşar adım ileri marş!” diye bağırdığında bölük koşmaya başlayacaktır. Komutan bu kez “Bölük dur!” diye bağırır. Bölük durur. “Yat!” der ve herkes yatar. Ardından “Sürün!” diye bağırır komutan. Bölüğün bütün fertleri vücutlarını yere yapıştırıp dirsek ve dizlerini kullanarak sürünürler.

Kimileri bu eğitimi çok saçma buluyor ve peşi sıra şu lafı ediyorlar: “Zaten askerlikte mantık yok.”Oysa mantık tam olarak bu eğitim pratiğinde gizli. ‘Yanaşık düzen talimi’ olarak adlandırılan bu pratik yüzyılların deneyiminden süzülmüş gayet mantıklı bir askerî eğitim faaliyetidir. Roma İmparatorluk ordusunun bandonlarından Prusya ordusunun hat piyadelerine, Napoleon’un hareketli topçu birliklerinden günümüzün askerî birimlerine kadar bütün ordular bu tip eğitimlerden geçmiştir. Amaç çok basittir: askerlere tek bir komuta altında topluca hareket etme yeteneği kazandırmak.

Askerlikte zorunlu olan komuta, disiplin ve itaat, bir biçimde devlet yönetimi tarafından bütün topluma uygulanıyor.

“Yeni Kapitalizmin Kültürü” adlı kitabında Sennett yukarda verdiğimiz örneğin tarihsel kökenine dair şunları söylüyor bize: “Genç bir adam olan Weber, birleşmiş yeni bir Almanya’nın gelişimine karışık duygular içinde tanıklık ediyordu. Prusya ordusunun verimlilik konusunda yüzyıllardır efsanevi bir itibarı vardı. Avrupa’daki pek çok ordu subaylara yeteneklerine hiç bakmaksızın rütbe satıp, sıradan erleri ilkel bir eğitimden geçirirken, Prusya ordusu işlerin doğru yapılmasına odaklanıyordu. Emir- komuta zinciri, Fransız ve Britanya ordularınınkinden daha sıkıydı; emir komuta zincirindeki her rütbeden askerin görevi daha mantıki bir kesinlikle tanımlanıyordu. Otto von Bismarck’ın Almanya’sında bu askeri model, işletmelere ve sivil toplum kurumlarına uygulanmaya başladı; amaç, en başta, Bismarck’ın kafasında, devrimin önlenmesi ve huzurun tesisiydi. Ne kadar fakir olursa olsun, toplumda yerleşik bir konumu olduğunu bilen bir işçinin ayaklanması ihtimali, toplumdaki konumuna bir anlam veremeyen işçinin ayaklanması ihtimalinden daha azdı. Toplumsal kapitalizm olarak adlandırılan şeyin kurucu politikası işte buydu.”

Bir Cinayetin Ardından

25 Mayıs 2020 günü Minneapolis’te yapılan bir ihbar üzerine Minneapolis Polis Departmanından dört polis memuru olay yerine intikal etti. Şüpheli George Floyd kelepçelenerek yüzüstü yere yatırıldı. Derek Chauvin adlı polis memuru 8 dakika 46 saniye boyunca diziyle şüphelinin boynuna baskı yaptı.  Şüphelinin ‘nefes alamıyorum’ diye sıkça yinelemesine karşın polis memuru baskıyı sürdürdü ve şüpheli George Floyd’u öldürdü. Bu hadise Amerika’da binlercesi yaşanan polis şiddeti vakalarından yalnızca bir tanesi. Afro-Amerikalılara, Hispaniklere, Asyalılara ve diğer gruplara karşı polisin zorbalığı yeni gündem olmadı elbette. Bu cinayetin ardından bazı eyaletlerde gösteriler ve sokak hareketleri başladı. Korona salgınına yakalanmada başı çeken Afro- Amerikalılar ile temsil bulan yoksulların öfkesi bir ateş topuna dönüştü. Bütün bu yaşananlar uzun yıllardır yaşanan bir sorunun tekrar gündeme gelmesine sebebiyet verdi; gelir eşitsizliği. Kapitalizmin gelir adaletsizliğini ve uçurumunu sürekli beslediği aşikar. Sennett bu değişimi şu şekilde tarifliyor: “Britanya’da, 1880’lerde tarım alanında yaşanan krizin hemen öncesinde, ülkedeki servetin %43’ü dört bin ailenin elindeydi. 20. Yüzyılın son yirmi yılında bağlamı farklı da olsa eşitsizlik yine barizdi. Britanya ve Amerika’daki ailelerin en tepedeki beşte birinin serveti bu yirmi yıl içinde büyüdü; ailelerin en tepedeki onda birinin serveti büyük oranda, en tepedeki yüzde birinin serveti ise katlanarak büyüdü. Gerçi en dipteki göçmenler de biraz zenginleşti ama Anglo-Amerikan nüfusun ortadaki beşte üçlük bölümü yerinde saydı. Uluslar arası Çalışma Örgütü (İnternational Labor Organization) tarafından yapılan yakın tarihli bir çalışma bu eşitsizlik tablosunu daha açık hale getiriyor: Gelir eşitsizliğinin arttığı 1990’larda yarım gün çalışan ve eksik istihdam edilen işçilere servetten düşen payda keskin bir düşüş olmuştur.”

Amerika’da eylemlerde sıkça kullanılan bir slogan ‘Nefes Alamıyorum’ dur. Floyd’un son sözleri, kitlelerin yaşadıkları baskıyı özetler biçimde dile getirmekte. Eylemcilerin ‘Louis Vuitton, Chanel, Gucci, Apple’ gibi lüks tüketim mağazalarını yağmalaması ve bankamatikleri, polis araçlarını ateşe vermesi 1968 eylemlerinde de karşımıza çıkan şeylerdi. O dönemde refah koşulları bugüne nazaran daha iyi, çalışma saatleri daha denetimli olsa da eylemcilerin dilinde ‘ev, iş, metro’ sloganı vardı. Mevcut sistem insanların nefes almasının önüne neden geçiyor, insanları sürekli meşgul kılarak neyi amaçlıyordu? Ev, iş ve metro arasına hapsolmuş bir hayat sistem açısından neden makbul bulunuyordu?

Tarihsel Bir Serüven

Şimdi biraz eskilere gidelim. Dokuzuncu, onuncu yüzyıllar Akdeniz üzerinde gemilerin İtalya, Fransa limanları ile İstanbul, Suriye limanları arasında mekik dokuduğu yıllar. Asya’dan ‘İpek Yolu’ vasıtasıyla gelen ürünler Avrupa’ya Akdeniz aracılığıyla ulaşıyor çoğu zaman. Ticaret filoları yavaş yavaş büyüyor, denize hakim olanın ileride gelişimini çok büyük ölçekte katlayacağının belirtileri görülmeye başlanıyor. Kuzey Avrupa’dan gelen Nordik istilacılar güneydeki Roma İmparatorluğundan kalma kurumlara, hukuka riayet ediyor. Güneyden yani Kuzey Afrika’dan gelen Müslüman saldırılarının da sona ermesi ile beraber ticaret ile uğraşmak kolaylaşıyor. Akdeniz bu ticaret ağı ile birlikte canlanıyor. Adriyatik limanlarında ve Akdeniz’e kıyısı olan yerleşimler modern anlamda anladığımız biçimiyle bir kente dönüşmek üzere. Onuncu, birinci yüzyıllarda bir grup aylak, serüvenci, maceraperest veyahut ne derseniz deyin, oradan oraya gidip geliyor, yeni kültürlerle tanışıyor, yeni yerler görüyor ve o yüzyılların ‘yaşadığı yere yazgılı’ çiftçisinin şuurunu aşıyorlar. Ne yerleşik insanlar, ne aristokrasi, ne de kilise tasvip ediyor bu insanları çünkü yeni bir şeyin keşfi değişime daima kapı aralar. Hoşnutsuzluk artıyor ‘bağlasan durmaz’ durumundaki bu serüvenciler gezmeye devam ediyor. Bu sıralarda Akdeniz kıyılarına gelen ticaret ürünlerinin Avrupa’nın içlerine doğru taşınması önemli hale geliyor. Nehirler aracılığıyla taşınan ürünlerin indirildiği yerleşim yerleri gelişiyor. Pirenne’in aktardığına göre modern anlamda kentin oluşumu bu yüzyıla dayanmakta. Onuncu yüzyıl sonrası ve ilerleyen devirlerde kenti kent yapan sosyal yapı, tüccar, burjuva ve beledi örgütlenmeler şekillenecek. Kıta içine nehirler aracılığıyla yapılan taşımacılık faaliyetleri, karayolu ile devam ediyor. Taşımacılık yapan güzergahlardaki durak yerleri de bütün bu gelişimden nasibini alıyor. Peki bütün bu işlerle uğraşanlar kim? Çiftçilerin, aristokratların ve kilisenin çekindiği maceraperestler. Bu maceraperestler ticarette öneli derecede rol üstlenerek hem zenginleşiyor, hem yeni diller öğreniyor, yeni bilgilerle haşır neşir oluyorlar hem de küçük birer girişimciye dönüşüyorlar. Ve aradan birkaç yüzyıl geçtikten sonra zenginleşen yeni bir sınıf olarak ‘burjuvazi’ ortaya çıkıyor. Pirenne’in naklettiklerine göre burjuvazi o denli güçlü ve zengin bir hale geliyor ki zamanla aristokrasiye borç vermeye başlıyor. Fernand Braudel anlatır: “Daha 1300’lerden itibaren Batı Avrupa’da tüzel kişilik sahibi şirketler ve ilkel bankalar oluşuyordu. Kişiler para ve altınlarını şirketlere yatırım tahvil almaya veya ilkel bankalara yatırıp faiz almaya başlamışlardı.1336’de kurulan Medici şirketi banka gibi çalışıyordu, Rönesans ekonomisinin en önemli kurumlarından biri olmuştu. İktisadi değerler Avrupa’da böylece ‘piyasa’ya aktığı için ‘sermaye birikimi’ fazlasıyla mevcuttu, sermaye bol olduğu için faiz de yüzde 3-4 civarındaydı.” Bu ekonomik değişim, kültürel hayatı elbette etkileyecek ve burjuvazinin gelişimi Avrupa’da birçok değişime sebep olacak, coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform ve yeni bir paradigma, Fransız İhtilali ile beraber mutlak monarşinin yıkılması vs.

Bütün bunlar olurken kapitalizm çoktan kurumsallaşmıştı. Bundan sonraki süreçte sermaye, kendine yeni pazarlar yaratacak, sermaye birikimini, verimliliği, kar marjını, üretim ve tüketimi nasıl arttıracağına kafa yoracaktı.

Modern kapitalizmin en önemli hususlarından biri akıl ve işlevi merkeze alan tasarımlar ve bu tasarımları formüle etme, sistemleştirme çabasıydı. Bu çaba birçok disiplinin doğmasının müsebbibi oldu. 14. yüzyıl başından itibaren kademe kademe işçiler yararına değişiklikler yapılmaya başlandı. Tabi bu değişikliklerin merkezinde işçiden daha ziyade üretim sürecini kolaylaştırma çabası öncelikliydi. İzleyen yüzyıllarda bu çaba ivme kazanacaktı. Bu çabanın bir ürünü olan teknik gelişim aynı zamanda bir sonuç olarak yeni anlamlar üretecekti. 18. yüzyıl teknik gelişimin bir başka aşamaya geçtiği yüzyıldır. Buhar ve çark teknolojisi tekniğe ve üretime yeni bir boyut katarken, İngiltere gibi sanayi atılımının öncül memleketlerinde işçiler arasında teknik araç gereçlerin işlerini ellerinden alacağı korkusu da baş göstermeye başlamıştı. Sermaye işçilerin verimliliğinden memnun değildi, artık büyük bir rekabet başlamış, başı çeken devletler üretimi arttırma yarışına girmişti. Londra, Manchester, Liverpool gibi sanayi kentlerinde işçiler 18 saatlik çalışma süreleri ile karşı karşıyaydı. Üretim her şeydi. Bu dönem aynı zamanda liberal düşünürlerin çağıydı, ahlak, etik, üretim gibi konular hakkında çokça kitap yazılmıştı. Doğa bilimlerine referansla insan hayatına dair saptamalar yapılıyor ve birkaç vakit sonra Herbert Spencer tarafından temellendirilecek rekabet esaslarının alt yapısı oluşuyordu. Sermaye birikimi gücü beraberinde getiriyor, güç emretmeyi sağlıyordu. Güç sadece buyurgan kılmayacaktı elbette, denetim ve gözetim yetkisine sahip olmakta gücün bir parçasıydı. Jeremy Bentham’ın ‘Panoptikon’ teorisinin bu yıllara rastlaması da bir tesadüf değildi. Denetim ve gözetim yoluyla üretim güvence altına alınıyordu alınmasına fakat eldeki teknik imkanlar ile beraber prodüktiviteyi arttırmak mümkün değil miydi? Elbette mümkün olmalıydı. İnsanın o mukaddes aklı her türlü şeyi başarmakta muvaffak olacaktı, olmalıydı! Buna dair fikirler yeni kıta Amerika’dan çıkacaktı.

20 Mart 1856 yılında Amerika’nın Pensilvanya eyaletinde bulunan, Avrupa’dan gelme kolonilerin merkezi yerlerinden biri olan Germantown şehrinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak hayata gözlerini açan Frederick Winslow Taylor verimliliğe dair fikirlerin öncüsü olacak bir mühendis olarak yetişene dek iyi bir eğitim alacak, çeşitli ülkelere seyahatler düzenleyerek gözlemler yapacaktı. Bütün bu araştırmalar ilk etapta pek olumlu bir sonuç vermedi. Taylor, 1878 yılında bir işçi olarak Midvale Çelik Şirketinde işe başladı. Aldığı eğitimin ve kıvrak zekasının bir ürünü olarak 6 yıl gibi kısa bir sürede başmühendis oldu. Midvale çelik şirketinde önemli mühendislik çalışmaları yürüttü. Fabrikanın ve makinelerin büyük bir bölümünün tasarımını yaptı. ABD’nin en büyük buhar işleyicisini yapan da yine ondan başkası değildi. 1890 yılında Taylor, yaptığı tasarımın patenti aldı. Taylor dört elle işine sarılan mizacı ve kıvrak zekası sayesinde birçok buluşa daha imza attı. Sadece işlerin hızını arttıracak teknik buluşlar yapmakla kalmıyor, yeni bir iş felsefesi ve ahlakı geliştirmeye çalışıyordu. Deniz Kuvvetleri gibi önemli kurumlarda dersler veren Taylor birçok kitaba ve buluşa imza attı. İş verimliliğin arttırılmasındaki çalışmaları çok fazla eksik taraf barındırmakla beraber öncü çalışmalar olacaktı. Taylor’a göre sıradan işçi çok işlevli bir makineydi ve para sayesinde motive olurdu ve ona ‘ekonomik insan’ denilmeliydi. Bu varsayım kas işi ve beyin işi ayırımını getirdi. Ustalara, deneyimli, yetenekli işçilere bağımlılık yerine, komplike iş hemen herkes tarafından yapılabilecek basit adımlara ayrılmıştır. Seri üretim, band üretimi bu dönemde ortaya çıkan üretim yöntemleri olacaktı. Sennett’in dediği gibi: “1860’lardan başlayıp 1970’lere kadar uzanan yüz yılı aşkın bir zaman içinde şirketler, işletmenin uzun ömürlülüğünü sağlama bağlayıp, çalışan sayısını arttırarak, istikrar sanatını öğrendiler.” Tabi bunları öğrenirken insanlık acı birtakım deneyimler ile yüz yüze kalmak zorundaydı. Birinci Dünya Savaşı, 1929 Büyük Buhranı ve peşinden İkinci Dünya Savaşı… Rekabet, üretimi arttırmış ve teknolojinin hızla gelişmesine sebep olmuştu fakat bir yandan da böylesi büyük yıkımlara neden oluyordu.

Tarihten Bugüne

Arthur Schopenhauer ‘Okumak, Yazmak ve Yaşamak’ adlı yapıtında Schiller’den bir alıntı paylaşıyor, alıntı şöyle: “Bir yanda zenginleşen deneyim ve daha kesinleşmiş bir düşünce, bilimlerin daha keskin bir ayrımı, öte yanda devletlerin daha karmaşık çarkları, sınıfların ve işlerin daha sert bir farklılaşmasını gerekli kılmasıyla birlikte, insan doğasının iç birliği de koptu; mahvedici bir kavga onun uyumlu güçlerini ikiye böldü. …Bütünün yalnızca küçük bir parçasına ebedi olarak bağlanmış durumdaki insan da kendini parça olarak yetiştiriyor; …asla benliğinin ahengini geliştiremiyor ve doğasındaki insanlığı vurgulayacak yerde işinin, bilimin bir kopyası oluyor. …İnsan melekelerinin birbirinden bağımsız ve kopuk olarak geliştirilmesi sayesinde dünyanın tümü için ne kadar fazla şey kazanılırsa kazanılsın, şurası inkar edilemez ki, insanları bu tür bir kültür arayışına sevk eden dünyanın bu nihai amacı onlar için ıstırabın, bir tür lanetlenmenin sebebidir.”

Schiller, on dokuzuncu yüzyılı değerlendirirken böyle bir çıkarım yapmış. Bugün bu sözlere yakın bir şeyi duyumsamamak güç. Fakat büyük bir değişim yaşadık bunu yadsımak mümkün değil. Teknik ve teknolojik olarak geldiğimiz aşama o yüzyıllarda pek öngörülecek cinsten değil, sağlık bir hayli gelişti, ortalama yaşam süresi gelişmiş ülkelerde neredeyse seksen beş yılı buldu. Bütün bu gelişmeler yaşanırken 21 Nisan 2020 günü BM Dünya Gıda Programı (WFP) başkanı David Beasley içinde bulunduğumuz vahim tabloyu duyurdu ve dünyanın bir ‘açlık salgını’ yaşadığını söyledi. Hemen aynı gün Gıda Krizlerine Karşı Küresel Ağ ve Gıda Güvenliği Bilgi Ağı, 2020 yılı Küresel Gıda Krizleri Raporunu yayımladı. Raporda 55 ülkede 318 milyon insanın akut gıda güvensizliği yaşadığı ve akut açlığın zirvesinde olduğu belirtiliyordu. Elbette gıda elde edemeyen, hijyen koşullarını karşılamayan milyonlarca insan için korona çok daha büyük bir tehdit. Korona salgını bizlere bu vahim tabloya karşı harekete geçmemiz gerektiğini göstermiyor mu?

Yeni İş Modelleri Yeni Sınıflar

Korona günlerinde çalışmanın zorlukları ile ilgili olarak bir yazı dizisi hazırlamak maksadıyla farklı meslek gruplarından tanıdıklarımla söyleşiler gerçekleştirdim. Ancak çoğu zaman konuşulan konunun hudutlarının koronadan çıktığını ve kapitalizmin güncel sorunlarına dayandığını fark ettim ve söyleşileri bunu merkeze alarak yapmaya başladım. Yaptığım röportajlardan birisi bir firmada ‘Depo Bilgi İşlem Sorumlusu’ olarak çalışan genç bir kadınlaydı. Röportajdan aldığım bilgiler doğrultusunda birtakım satır başları şöyle:

-Yapmayı arzu ettiği iş bu değil, ilerleyen yıllarda bambaşka bir sektörde kendi işini kurmak istiyor.

-Yaptığı iş ile ilgili olarak aldığı ‘İşletme’ eğitiminin bir bağı olmadığını ve yaptığı işi herkesin(ilkokul mezunu bile yapar şeklinde ifade etti) yapabileceğini düşünüyor.

-Çalıştığı yerde üniversite mezunu oluşunun bir karşılığı olmadığını söylüyor.

-İş yerinde yükselmenin temel kaidesinin hırslı, yalaka ve sinsi olmak olduğunu dile getiriyor.

-Çalıştığı iş yerinde birçok uydurulmuş görev, kıdem ve mevki olduğunu, birkaç mevki dışında birçok insanın yaptığı işin pek bir önem arz etmediğini söylüyor.

-Ast-üst ilişkisinin çok belirgin olduğunu fakat üst olarak kıdem sahibi olanların da pek fazla bilgiye sahip olmadıklarını vurguluyor.

-Kıdem dayalı hiyerarşinin belirgin olduğunu ve kıdemi olanların bu kıdemin verdiği yetkileri çoğu zaman suistimal ettiğini söylüyor.

-Haftada altı gün çalışıyor.

-Günde yedi buçuk saat aktif olarak çalışıyor ve dokuz saati iş yerinde geçiyor, servis ile yarım saatlik git gelleri ile beraber 10 saati aşkın bir süreyi işe harcıyor.

-Buradaki konumun geçici olduğuna ve mutlaka sınıf atlayacağına inanıyor.

Diğer bir görüşmeyi ise yeni mezun olmuş ve bir buçuk yıldır reklamcılık sektöründe çalışan bir arkadaşımla yaptım. O sohbetten aldığım notların satır başları ise şöyle:

-Bu işi yapmaktan mutlu olduğunu ancak maaşım yükselmezse (asgari ücret alıyor) bu işe devam etmek niyetinde olmadığını dile getiriyor.

-Okuduğu bölümünün (Halkla İlişkiler) yaptığı işi yalnızca teorik olarak beslediğini birçok şeyi işe başladıktan sonra öğrendiğini söylüyor.

-Dört yıllık lisans eğitiminde öğrendiklerinin bir kurs veya kitaplar vasıtasıyla çok daha çabuk öğrenilebileceğinin altını çiziyor.

-Üniversite mezunu oluşunun mutlaka önemli bulunduğunu ancak pratikte pek bir işlevinin olmadığını söylüyor.

-İş yerinde yükselmenin temel kaidesinin ödül almak olduğunu söylüyor. Reklamcılıkta bu ödüllerin prestij anlamına geldiğini vurguluyor.

-Ast- üst ilişkilerinin genel olarak çok belirgin olmadığını ancak olası kriz dönemlerinde(bir anlaşmayı kaybetmek vs.) bu tip bir hiyerarşik durumun belirdiğini söylüyor.

-Çalışma ortamının rahat olduğunu ve çalışma arkadaşlarıyla iyi anlaştığını söylüyor.

-Haftanın beş günü çalışıyor. (Proje dönemlerinde hafta sonu da çalışabiliyorlar.)

-Günün 9-10 saati iş yerinde geçiyor.

-Her gün bir buçuk saat yolda geçiyor.

-Bu işi sevdiğini fakat aldığı maaşla geçinemediğini ve ailesinin yardımına muhtaç kaldığını söylüyor.

-Kıdemi ve maaşı yükselirse bu işe devam etmeyi düşünüyor.

Toplumsal olarak belirgin bir sınıf atlama ideali ve bu ideale sıkı sıkıya sarılmış insanlar mevcut. Guy Standing bu sınıfı ‘prekarya’ olarak adlandırıyor. Esasen koronanın piyasalarda yarattığı tahribatın ilerleyen günlerde en çok hırpalayacağı sınıflardan biri ‘prekarya’ çünkü sadece maddi olarak bir kriz yaşamayacak bu sınıf, sürekli olarak kendilerini ikna ettikleri sınıf atlama düşleri de suya düşecek. Esasen dünyadaki hareketlilik, sokak eylemleri vs. sürecin başladığının sinyalleriydi. Birinci sanayi devrimi 18. asırda buharlı makinelerin ve mekanik dokuma tezgâhının kullanılmasıyla başladı. On dokuzuncu asrın ikinci yarısında elektrikli montaj hattı üretim süreçlerine girince ikinci sanayi devrimi gerçekleşti. Ardından üçüncü devrim geldi; yarı iletkenlerin ve bilgisayarların devreye girmesiyle üretimde otomasyon sürecine geçildi. Dördüncü sanayi devrimiyle birlikte üretim süreçleri dijitalleşti, kendi denetimini sağlayan otonom üretim sistemleri oluşmaya başladı. Bu yolla kapitalizmin küreselleşmesi büyük bir hız kazandı. Üçüncü sanayi devriminden dördüncüye geçişte sınıfsal eşitsizliğin tanımı da değişmeye başladı. Önceki dönemde eşitsizliğe kar ve ücretler açısından bakılırdı. Fakat zamanla sermaye ulusal sınırları aştı, üretim araçlarının tanımı zorlaştı, emek süreçleri güvencesiz ve esnek hale geldi, çok sayıda işçiyi toplayan büyük fabrikalar teknoloji yoğun küçük birimlere dağıldı, her şey özelleştirildi. Böylelikle sendikasızlaşan proletaryayı da kapsayan, çıkarları farklı, kendi içinde bölünmüş, siyaseten güçsüz, güvencesiz ve geleceği belirsiz bir sınıf olan ‘prekarya’ ortaya çıktı.

Harekete Geçmenin Önündeki Engel

Bugün çok parçalı ve heterojen bir dünya içinde güven duygusu giderek tahrip oluyor. Dinler ve ideolojiler eskiden olduğu refah ve huzur sanrısını temin edememekte. İnsanlığın kümülatif olarak kültürel mirası taşıyor oluşu her yüzyılın esinlerini az veya çok hissetmemize sebep oluyor. Böyle bir çağda iktidarın tahakküm araçları da hedef kitleye uygun olarak değişiyor. Farklı temsiller farklı zümreleri ve aidiyetleri hedef alıyor. Bu kaosun bir sebebi de modernitenin iflas bayrağını çekmiş olması fakat birçokları bunu kabul etmemekte diretiyor. Modernizmin ilerici yanının yittiği ve despot bir hal aldığı aşikar. Postmodernizm ile tanımlanan ‘gerçekliğin yitimi’ ve gerçeğin yitmesinden hareketle her türlü söylemin anlam kazanması ise bir başka probleme sebebiyet veriyor. İnsanlar genellikle formülleştirmeye ve ikilikler üzerinden düşünmeye meyilli. Deleuze’e göre ‘İkilik düşünmeyi engeller’ ve ‘Her nerede çeşitliliğin etki alanını terk edersek, tekrar ikiliklerin kucağına düşeriz. Yani, düşüncesizliğin alanına kayarız ve düşüncenin alanını terk etmiş oluruz.’ Postmodernite ile beraber moderniteyi yargılamaya başlayan düşünce dünyası yaşanan anlam krizi ile beraber tekrar rasyonaliteye sarılarak modernitenin değerleri ile postmoderniteyi yargılamaya girişti. Elbet bu çatışma ve yaygara sonsuza kadar sürecek değil, her ikisi de aşılarak yepyeni bir şeyin olanaklılığı doğacak, tabi bütün bu eskiyen paradigmaların varlığı bu tanımlanan yeni ‘şey’in içinde devam edecek. Temelde yaşanan çatışmaların en büyük sebebi de belki bu. Her yeni rejim, yeni ideoloji ve paradigma kendinden öncekinin yargıcı ve celladı oluyor. Sürekli yeni bir ilhamla bozulan düşünceler zamanın ruhunu belirliyor. İnsanların büyük bir çoğunluğu zamanın ruhuna sıkı sıkıya sarılmakta bir sakınca görmüyor. Tarihsel süreçte insanlığın içinde bulunduğu duruma göre birtakım değerlilikler ve antlaşmalarla toplumsal hayatı düzenlediğini görüyoruz. Bu düzenlemelerden kimileri baskın bir biçimde söz sahibi olmaya devam ediyor. Aile, din, monogami gibi örnekler yüzyıllardı sürmekte örneğin, esneklik göstermesi, yeni koşullara ayak uydurması ve daima mevcut olana adapte olarak yoluna devam etmesi bu yapıların insanlar üzerinde ne denli büyük bir gücü olduğuna delalet. İnsanlık kendi sakıncasına dahi olsa bazı kurum ve yapıları daima müdafaa ediyor. Bunun nedenini ‘Otorite’ adlı kitabında şu sözlerle açıklıyor Sennett: “Sadakat, otorite ve kardeşlik bağları olmaksızın, bir bütün olarak hiçbir toplum ve bu toplumun hiçbir kurumu uzun süre işlevselliğini koruyamazdı. Bu nedenle, duygusal bağların siyasal sonuçları vardır.” Yani bir açıdan rasyonel olanı duygusal olan besliyor. Dolayısıyla işin özünde insanın akıl sahibi olması daima onun katı kuralları ile hareket etmesini gerektirmiyor. Çoğu zaman iktidar kendi gücünü duygulara hükmederek kazanıyor ve çoğu zaman otoritesini yine aynı şekilde duygulara hükmederek sürdürüyor. Toplumsal nizamı ve ahlakı bu duygusal zemin üzerinden kuruyor. Bu ahlak çoğu zaman baskının aracılaşmış bir haline dönüşüyor. O ahlakın kök salmasıyla filizlenen bitkinin dalları hayatın her alanına uzanıyor. Örneğin iş ahlakı diye bir denetim aracı doğuyor; tarım toplumunda dini hassasiyetler üzerinden ‘Allah boş duranı sevmez’ diyerek denetimi sağlıyor, ‘Protestan Ahlakı’ o veciz sözü baş tacı edip kapitalizmin doğuşuna vesile oluyor, bugün ise insanlar ‘çöpçü bile olsam işimi iyi yaparım’ diye beylik bir kalıba canı gönülden bağlanarak o sözün devamlılığını ispata soyunuyorlar adeta. Nietzsche, bütün bu sürecin insanları tabi kılışını, toplumsal ahlakın (buna dini ahlak da denebilir), “insan”ı, “kadın”ı, “erkek”i ve hatta “eşya”yı, toplum içindeki rollerine göre tanımlayıp tasnif etmekle işe başlayan ve bu tanımların dışına çıkılan durumları “ahlakdışı” olarak niteleyerek nihayet bir infaz kurumuna dönüşen bir “otorite” olarak algılanması gerektiğini söylüyor. Modernist kapitalizm, eskiden miras kalma bütün yönetim araçlarının gücünü elinde bulundurarak kendi gücünü tekrar kuruyor. Aile, okul, kışla ve işyerleri bu denetimi kuvvetlendiren birer araç olarak kullanılıyor. Eskinin hasretine kapılanları ikna edecek imkanları hemen doğuruyor. Elbette bütün anlattığımız despot görünümün ötesinde iktidar nazik ve ilişki kurulabilir bir şey de olabiliyor. Bize her zaman “hayır” demek yerine; arzularımızın peşinden gitmemiz için bizi yüreklendirmekte ve bu sayede imal ettiği düşü satma maharetini de gösteriyor.

Sahne Dört

Virüsü Bill Gates’in imal edip dünyaya yaydığı ve bu yolla nüfusu azaltmaya giriştiği, bu süreçten sonra herkesin beynine çip takılacağı, çekirgelerin her yeri istila edip büyük bir kıtlık yaşatacağı gibi komploları basında gördükçe küçükken okuduğum o kitaplar tekrar aklıma düştü. Küçük bir dünyanın içinde aşk romanları okuyan Viktoryen dönem kadınlarının heyecanlarına, okudukları satırlarla hayal dünyalarının o arzu dolu evrenine gidişlerine benzettim vaziyetimi. Aşk romanları değil komplo teorileri okuyordum, arzu dolu bir evrene değil giz ve paranoya dolu bir evrene gidiyordum fakat heyecan aynı heyecandı. O çocukluk düşünden uyandığımda hayatın pek bir heyecanının olmadığını fark ettim. “mais il faut quand-même perseverer jusqu’à son dernier souffle” (ama yine de son nefesine kadar direnmek gerekiyor.)

Yorum Yap

Yorum Yap