1. Ana Sayfa
  2. Öykü
  3. Nilüfer

Nilüfer

Nilufer

Kara kıllı kalın bilekleriyle direksiyonu çevirirken, kavurucu Adana sıcağının altında inim inim inleyen kamyon nihayet bir gölgeye başını sokacak diye keyiflendi. Boncuk boncuk terlemiş alnından elinin üzerine bir damla düşüverdi. Bağrı açık gömleğinin sırtı sırılsıklam olmuştu. Direksiyonu düzleyip fabrikanın avlusunun altına geri geri yanaştı. Kara kuru bir işçi bağırıyordu:

-Gel gel gel, hoooop, istop!

Terleyen alnını, boynunu havluya sildi. Dikiz aynasından yüzüne baktı. Bıyıklarını düzledikten sonra kapıyı açıp aşağıya indi. Boğucu bir nem vardı. Arabayı yanaştırırken el eden çelimsiz işçi yanına geldi. Kalın parmaklı ellerini işçiye uzatarak, gür sesiyle söze girdi:

-Selamünaleyküm.

-Aleykümselam abi, hoş geldin.

-Hoş gördük şef, abdesthane nerdedir, bir elimi yüzümü yıkayayım.

Çelimsiz adam bağırdı:

-Ramazan, abiyle ilgilen!

Bıyıkları yeni yeni çıkmakta olan genç adam koşarak geldi. “Buyur abi,” diyerek eliyle yolu gösterdi. Vızır vızır çalışan çoğu gencecik işçilerin arasından geçerek karanlık dar bir koridora girdiler. Koridor, avluya nazaran bir hayli serindi. Koridorun bitimindeki kapı geniş bir alana açılıyordu. Bu kısımda kadın işçiler paketleme yapıyorlardı. Kamyoncu, kadınları görünce gövdesini dikti, göbeğini içe çekti, gömleğini çekiştirerek düzeltmeye çalıştı. Kadın işçiler yorgun gözleriyle gelenleri süzüp işlerine koyuldular. Hazır hale gelen paketleri kolileyen genç bir kadın yürüyen adamlardan tarafa bakmaya devam ediyordu. Kamyoncu, genç kadını süzdü. Bir süre nereye, kime baktığını tayin etmeye çalıştı. Kadının gözlerinin önde yürüyen delikanlıya baktığını anladı. Delikanlıya çevirdi gözlerini. Güneş yanığı ensesine, zayıf olmasına karşılık hayli çevik duran gövdesine baktı. Delikanlının da genç kadına baktığını ve işaretleştiklerini fark etti. Başka bir kapıya vardılar, delikanlı yeni bir koridora açılan kapıyı açtı “abi, koridorun sonunda sağda,” dedi. Bütün bunlar olurken delikanlının gözleri hala genç kadındaydı. Kamyoncu kapıdan girdi, delikanlının “bekliyorum abi,” diyen sesine yanıt vermeden koridorun sonundaki kapıya ilerledi. Göbeğini salmış, dikelmiş gövdesini tekrar kambura vermişti. Terden sırtına yapışan gömleği çekiştirip havalandırdı. Teri soğumuş, kurumaya başlamıştı. Tuvalete girdi, aynada yüzüne baktı. Çökmüş avurtlarına, çizgi çizgi olmuş gözaltlarına kederli kederli baktı. Suyu açtı, geniş avuçlarına doldurduğu suyu yüzüne çarptı, tekrar, tekrar, tekrar…

Kapıyı açtığında delikanlıyı bıraktığı yerde genç kadınla bakışmaya devam ederken buldu. Kamyoncunun geldiğini gören genç kadın delikanlıya sinyal çakınca delikanlı toparlandı. Kamyoncu, gömleğinin cebinden sigara paketini çıkartıp bir tane sigara çekti. Ağzına götürdüğü sigarayı yaktı. Delikanlının omzunu dürtükleyip paketi uzattı, delikanlı sigarayı yakalamış çekerken Kamyoncu sordu:

-Yavuklun mu?

-Yok abi daha değil ama olacak Allahın izniyle.

-Hayırlısı olur inşallah. Kaç yaşındasın?

-Yirmi bir.

-Bende senin yaşlarda evlendiydim. Bak aradan yirmi beş sene geçti.

Delikanlı bir süre duraladı, aniden bir şey hatırlamış gibi etrafa bakındı, sigaradan derin bir nefes aldı ve ürkek konuştu:

-Abi gidelim istersen, arkamdan küfretmesinler sonra.

Kamyoncu, sigarasından son bir nefes çekerken kafasıyla onayladı, sigarayı yere atıp ayağıyla ezdi. Delikanlı ve genç kadın birbirlerini süzmeye devam ettiler, genç kadın saatini göstererek gülümsedi, yarım saat sonra verilecek yemek arasında delikanlıyla konuşabilecek olmanın sevinciyle.

***

Avluya geri döndüklerinde kamyondaki yükün boşaltılmasına çoktan başlanmıştı. Çelimsiz işçi koşar adım yanlarına geldi, delikanlıya bakarak “hadi oyalanma işinin başına,” diyerek çıkıştı. Delikanlı öfkesini içine gömerek diğer işçilerinin yanına doğru ilerledi. Çelimsiz, sigarasını aranıp buldu, sigarayı ateşleyip kamyoncuya döndü:

-Abi yarım saate malı indiririz, öğlen bir yemek arası var beraber yemek yeriz, açsındır yoldan geldin, sonra yüklemeyi yaparız hızlıca.

-Yaparız yaparız, ben siz malı indirirken patrona irsaliyeyi teslim edeyim, nerde odası?

-Göstereyim abi.

Kamyoncu ve neredeyse yarı kalıbında olan adam beraber yürümeye koyuldular. Arkadan bakıldığında bir baba oğlu andırıyorlardı. Kucağındaki koliyi yere bırakan Ramazan “anasını bellediğim,” diye ağız dolusu sövdü. Malları indiren işçiler kocaman bir kahkaha koy verdiler. Aralarından biri “artık şu parayı nereden bulacaksan bul yoksa Tülay’ı kaptıracaksın bu godoşa,” dedi etrafındakilere kaş göz ederek. “Bu bok yiyen ancak avucunu yalar,” dedi Ramazan “Tülay’ın gönlü bende.” Bir başkası “haybeci,” diye ünledi “kızın gönlü sende ama babasının gönlü parada.” Ramazan’ın yüzü düştü. Öyleydi hakikaten, babası olur demese alabilir miydi kızı? Enseyi karartmak olmazdı. Çıkıştı “sensin ulan haybeci, kaçırırım Tülay’ı babası da bu hıyar da kalır nah böyle.” Yine kocaman bir kahkaha çınladı. Kahkahanın sesi kesilmeden çelimsiz adamın sesi duyuldu “güleceğinize işinize koyulun hırbolar, bundan gayrı iki sevk daha var!” Gelen çelimsiz adama bakarak sessizce “geldi yine katır suratlı,” dedi Ramazan. Kikirdeyerek işlerine devam ettiler.

***

Mümtaz, eli yüzü düzgün gördüğü, konuşmasına, duruşuna itimat ettiği tiplere uzun uzun fabrikayı nasıl bugünlere getirdiğini anlatırdı. Esasen fabrika babasından kalmaydı ve bırak büyümeyi yıllar içinde giderek küçülmüş, getirdiği kazanç azalmıştı ama gel gör ki yalanın bini bir paraydı adamda. Kamyoncu, Mümtaz’ı pek dinlemese bile dinliyor gözükmeye ve aklınca icap eden karşılığı vermeye çalışıyordu. Mümtaz anlattıkça anlatıyor, atıp tuttuklarına kendi de inanarak keyifleniyordu. Sigara üstüne sigara içerek bir süre daha anlattıktan sonra bu kadarının yeterli olacağına kanaat getirerek sustu. Anlattıklarına pişman olup kendine hiddetlendi. Gariptir, kendine olan bu öfke içinde durmaz taşar, yüzü birden gergin bir hal alırdı. Kamyoncu bu değişime pek anlam veremedi ama dert miydi bu çenebazın ne yaşadığı, sadece yola koyulacağı vakti düşünüp duruyordu. Mümtaz müsaade isteyip telefonunu kurcalayarak odadan çıktı. Odanın kapısını açık bırakarak koridorda telefonla konuşmaya başladı. Adamın birini iş ile ilgili bir aksaklıktan dolayı haşlamış, ana avrat sövdükten sonra telefonu kapatmıştı. Bir süre sessizce telefonu kurcaladı, başka bir numarayı aradı yine bağırıp çağırdıktan sonra odaya geri döndü. Kamyoncuya çatık kaşlarıyla baktı “adamın asabını bozuyorlar,” dedi. Kamyoncu anlam veremediği bu tavra karşın gayri ihtiyari biçimde sert bir ifadeye bürününce pek korkunçlaştı. Mümtaz, önce yüzüne sonra iri gövdesine baktığı kamyoncuya “aman canım çok umursamamak lazım bunları,” diyerek gülümsedi. Kamyoncu ‘ne yanardöner adam bu’ diye geçirdi içinden, gevşedi “doğru Mümtaz bey,” dedi. Mümtaz, dışarıdan gelen işçilerin sesine kulak verip saatine baktı “yemek vakti geldi, gidip bir şeyler atıştıralım,” diye ayaklandı ve “yola gideceksin sende, depoyu doldurmak lazım,” diyerek gevrek gevrek güldü. Kamyoncu acıkmıştı. Bir elini göbeğine yerleştirdi öteki eliyle sandalyeden destek alarak koca gövdesini doğrulttu. Mümtaz önde kamyoncu arkada yemekhaneye doğru yola koyuldular. Mümtaz yol boyunca birilerine iş buyurup çemkirdi. Yemekhaneye girip oturdular, yemeklerini yaşlıca bir kadın getirip koydu. Kamyoncu iştahla yemeğini yemeye başlayacakken, kendisini tuvalete götüren delikanlı ve genç kadının yan yana oturup birbirleri ile sohbet ederken yemeklerini yavaş yavaş kaşıklayışlarına takıldı gözleri. Delikanlıya baktıkça gözlerinin önünde kendi gençliği beliriyor, genç kadına baktıkça ise karısı Nilüfer’in bir zamanlar ki o gencecik yüzü çarpıyordu zihnine. Zaman, ara sıra yollarda gördüğü, süratle yanından geçen lüks otomobiller gibi akıyordu tıpkı. Ne vakit göbeği bu denli öne doğru uzamıştı; sırım gibi bir gençken nasıl bu hale gelmişti, gözlerinin altını askerlikte gün sayarken attığı çentikleri andıran izler kuşatmış, gıdısı çıkmış, kızları gelinlik yaşa gelmişlerdi. Mümtaz, hızla ağzına attığı lokmalarla dolu şişmiş yanaklarının arasından “beğendin mi yemeklerimizi?” diye sordu. Kamyoncu, henüz bir kaşık dahi ağzına atmamış olmasına rağmen iştahlı bir ifade takınarak kafa salladı. Yemekten ilk kaşığı aldığında kafasındaki düşünceler dağıldı, keyfi biraz yerine geldi. Çatal, bıçak ve konuşma sesleri arasında bitirdi yemeğini. Mümtaz, yemeğini çoktan yemiş, arsız bir kedi gibi yalanıp duruyordu. Oradan geçerken gördüğü aşçıya “biraz daha tatlı getir buraya,” diye buyurdu. Kamyoncu, Mümtaz’ın sevimsiz suratından gözlerini kaçırıp genç aşıklara bakındı, onlarda gördüğü kendi gençliği bir taraftan onu rahatsız ederken bir yandan yıllardır yapmadığı bir şeyi yapmasına, hayal kurmasına vesile oluyordu. Bu durum hoşuna gitmişti. Durup hayal kurmaya vakit bulamamıştı yıllardır ve şimdi bu sıcak yaz günü, gittiği binlerce fabrikadan birine benzeyen bu fabrikada yapmaması gerektiğini sezdiği bir şey yapıyor, hayal kuruyordu. Mümtaz, tatlısını hırsla kaşıklayıp yedikten sonra “haydi gidip bir çay, sigara içelim,” dedi. Kamyoncu aniden uykudan uyanmışçasına Mümtaz’a baktı, ağzındaki kürdanı masaya bırakıp doğruldu.

***

Fabrikanın bahçesinde işçilerin konuşmalarının doğurduğu bir uğultu hakimdi. Yarım saatlik öğle paydosunda hızla yemeklerini yiyen işçiler kalan kısa süre içerisinde bahçede sohbet edip sigaralarını, çaylarını içer, ne konuştuklarını ne de konuşulanları pek anlamadan mesailerine geri dönerlerdi. Bahçeye çıktıkları vakit Mümtaz çorbada hiç tuzu olmasa bile eseri olarak gördüğü fabrikaya bakarak gururlandı. Kamyoncu, çayını yudumluyor, gözleriyle etrafta genç çifti arıyordu. Sigaralarını içerek bahçedeki bekçi kulübesine doğru yürüdüler. Kulübedeki bekçi uykudan yeni uyanmış gözlerine ciddi bir ifade takınmaya çalışarak doğruldu Mümtaz’ı görünce. Bekçinin bu miskin haline sinirlendi Mümtaz ancak bu öğlen sıcağında yediği yemeğin verdiği ağırlıkla beraber adamı fırçalayacak enerjiyi bulamadı kendinde. Hafif alaycı bir ifadeyle sordu:

-Asayiş ne durumda Bekir?

-Asayiş berkemal Mümtaz Bey.

-Uykunu aldın mı bari?

-Iıı, olur mu öyle şey Mümtaz Bey, sınırı bekleyen asker gibi bekliyorum vallahi kapıda.

-Hassiktir ordan Bekir! Miskin kediler gibisin. Takılıyorum eşşeoğlusu hemen kızarıp bozarma.

Bekir derin bir soluk alıp rahatladı fakat bu şakanın altında yatan öfkeyi tanıyordu. Mümtaz beyin patlaması yakındı. Neyse o gün bugün değildi ya buna da şükür etmek icap ederdi. Mümtaz, kahkahalarını salıp rahatladıktan sonra bir sandalye çekip gölgeye oturdu, kamyoncuya dönerek “çek bir sandalye,” dedi. Kamyoncu da bir sandalye çekip oturdu. Bir süre sessizce önlerine bakındılar, sonra Mümtaz tekrar alaya girişti bekçiyi:

-Sana bir hamak astırayım buraya, rahat edersin!

-Şükür rahatım Mümtaz Bey, işimizi en iyi şekilde yapacak her şeyimizi verdiniz.

-Sen rahatsan mesele yok Bekir, zaten senin rahatın için tasarladık her şeyi!

Kocaman bir kahkaha koy veren Mümtaz, yaptığı şakayı ölçmek için kamyoncunun yüzüne baktı. Bunu fark eden kamyoncu gülümsedi. Bekçi ise bir hayli mahcup olmuştu. Birer sigara daha yaktılar. Sıcak, nemli havada içilen sigaranın o buruk tadı yüzlerine yerleşti. İkinci nefes üçüncüyü, üçüncü  nefes dördüncüyü izlerken bir bağırtı kopuverdi. Öğlen paydosunun bitimine dakikalar kala, kimi işçiler yavaş yavaş işlerinin başına dönerken, bahçede bulunan bankların olduğu taraftan gelen bu bağırtı uyuşmuş şuurlara soğuk su çarpmıştı. Mümtaz “ne oluyor lan,” diyerek ürkerek kalktı yerinden. Bekçi, kulübesinden hızla çıktı, belindeki tabancanın sapına yapıştırdı sağ elini. İşçiler, bankların olduğu yere doğru ilerlediler. Üçüncü bir bağrışmanın ardından dehşetli çığlıklar yükselmeye başladı. “Yürüsene lan Bekir!” diye bağırdı Mümtaz, Bekir kendine gelerek koşar adım ilerlerken Mümtaz onu siper ederek peşinden yürümeye başladı. Yığılan kalabalığı yararak ilerlediklerinde yerde kanlar içinde yatan çelimsiz, esmer bir gövde ve vahşi bir hayvanı andırarak soluyan Ramazan’ı gördüler. Ramazan’ın ardında hıçkırıklar içinde ağlayan genç bir kadın vardı. Bekir “elindeki bıçağı bırak,” diye bir ihtar çektiğinde, sinirleri çoktan gevşemiş olan Ramazan, gözyaşlarını koy vererek yerde kanlar içinde yatan çelimsiz gövdenin yanına bırakmıştı kendini.

***

Çığlıklar, gözyaşları, polisler, alınan ifadeler, ah vahlar havada uçuşurken sevk edilecek mal kamyona geç olsa da yüklenmişti. Kamyoncu, anahtarı çevirip yola koyulduğunda aklında bütün yaşadıklarını, hayatının hatırladığı her kısmını gözden geçirmeye başlamıştı. Neydi yaşamak? Bu soruyu aklının erdiğince kendi içinde tartışarak memleketinin sınırlarına yaklaşmıştı. Karısını arayıp yaklaştığını söyledi. Evini, evin korunaklı iklimini, kızlarını, karısını özlemişti. Vardığında, havanın uzun süre kararmaya niyeti olmadığı bir yaz akşamının umut dolu sıcaklığını duyumsadı ruhunda. Basamakları ağır adımlarla çıkıp dairenin kapısına yanaştığında harikulade bir yemek kokusu ilişti burnunun ucuna. Kapıyı yavaşça açıp içeri girdi. Sessizce holü aştı, mutfağa bakınıp karısını arandı fakat orada yoktu. Salona doğru yöneltti adımlarını, çekyatın üzerinde karısının huzurlu bir uykuya daldığını gördü. Usulca yanına yaklaştı. Bütün sessizliğine rağmen karısı uyandı,“geldin mi?” diye sordu yorgun bir sesle, “şişşş” dedi adam “bundan on yıl önce rahatça sığardık bu çekyata bakalım hala sığabiliyor muyuz?” diyerek uzandı karısının yanına. Bir süre sessizce yattılar “Nilüfer,” diye seslendi adam, cevap yoktu; tavanı seyretti, salona, on yıllık mobilyalara bakındı, karısının saçlarını koklayarak yumdu gözlerini, uyudu…

Yorum Yap

Yorum Yap