1. Ana Sayfa
  2. Öykü
  3. Kötü Film

Kötü Film

Kotu Film

Sekiz aydır aynı rutinin içerisindeydim. Her gün aynı şeyleri yapıyor ve aynı insanları görüyor olmanın verdiği zamansızlık hissi bir yandan keyifli bir aldatmaca, bir yandan çabucak kurtulmam gereken kan emici bir yaratık gibiydi. Yıllar evvel yaşanan büyük depremin ardından, şehir merkezine yakın güvenli bir bölge yaratmak için inşa edilmiş yüzlerce konuttan oluşan bir bölgede hayatın birçok gerçeğinden soyut biçimde yaşamayı sürdürüyordum. Kendimle hesaplaşmayı bırakmıştım. Koca kıçlı bir kedi kadar uyuşuktum. Kiram ucuzdu. Ortalık yemyeşildi ve arada sırada dağdan inen çakalların uğultuları kendimi vahşi batıda hissetmeme sebep oluyordu. Nerden baksan karizmatik ve rahat bir yaşamdı fakat kaçınılmaz son baş göstermek üzereydi. Bir kasırganın gelişini önceleyen alametler dizisi nasıl küçücük sincapları doğal bir güdüyle irkiltirse cebimdeki nakit paranın son demlerine gelişim de beni öyle irkiltiyordu.

Özgürce gezindiğim dallarda kıracak herhangi bir ceviz bulamayacağım fikri ile dehşet içindeydim. Bir buçuk yıl boyunca çalışarak biriktirdiğim paraya ek olarak sevgili annemin hiçte az sayılmayacak desteği tuzla buz olmuştu. Üstelik sekiz aylık bu inzivam sinema dünyasını sarsacak o muhteşem senaryoyu yazmama yetmemişti. İşin gerçeği henüz senaryoya dahi başlamamıştım. Peki sekiz ay boyunca ne mi yaptım? Aslına bakarsanız iki ay boyunca kusursuz bir ürün ortaya koymak ve dehamı bütün dünyaya göstermek adına özveriyle çalıştım. Yazdım, yazdım ve yazdım. Sonra işler pek anlamadığım biçimde sarpa sarmaya başladı. Eşyalarıyla birlikte tuttuğum bu tatlı dairede hiç açmadığım eski bir televizyon vardı. Kumandasına dokunduğum gün büyü bozuldu. Sabah programları ve akşam haberleri arasında bir yere sıkışıp kaldım. Haberler bittikten sonra senaryo ile alakalı düşlere dalıyor, ünü galaksilere uzanmış ‘auteur’ bir yönetmen olarak uyuyakalıyordum. Günler böylece akıp gitti…

Ev için yaptığım haftalık alışverişe çıktığım günlerden birinde, süpermarketin karşısında terk edilmiş gibi duran dev iş merkezinin içinde ne olduğunu merak ettim ve içeriye daldım. İlk başta çok ürpertici görünse de sağımda ‘Yıldız Petshop’u fark etmemle ürpermem geçip gitti. İçeride açık dükkanlardan çok iflas bayrağını çekmiş dükkanlar vardı. Sağlı sollu bakınarak koridor boyu ilerlediğimde ilk katta yalnızca ‘Yıldız Petshop’un olduğunu kavradım. Üst kata çıkarken grafitiler ile süslenmiş duvarlara bakarken tökezledim. Elinde çay tepsisi ve tepsinin üzerinde iki çayla çelimsiz, kirli sakallı, yağlı kıvırcık saçlı bir adam çıkıverdi karşıma. Göz göze geldiğimizde biraz evvel düşecek olmanın verdiği telaştan ancak sıyrılmıştım. Tepsiyi yüz seksen derece döndürerek yanımdan geçip gitti adam. İkinci kata vardığımda üçüncü kata çıkan merdivenlerin sonunda sigara içen iki genç ile karşılaştım. Birinin başı önüne düşmüştü ve durmadan önündeki basamağa tükürüyordu, diğeri ise elindeki dergiyi karıştırıyordu. Dergiyi karıştıran genç göz ucuyla bana baktı ve sayfayı çevirdi.

Bu boktan iş merkezinde hoşuma giden bir şeyler olduğunu seziyordum. Birkaç boş dükkanı daha geçtikten sonra ‘Semih İnternet’ yazan bir tabela ile karşılaştım. İçeride, çürümeye yüz tutmuş bilgisayarların başında oturan üç kişi vardı ve en ufak bir ses çıkartmıyorlar, ekrana ‘talk trash’ sırasında serinkanlı kalmaya kendini ikna etmiş bir dövüşçü gibi hiddetle bakıyorlardı. İnternet kafenin karşısında ‘Terzi Nergis’ yazan devasa bir tabela vardı ve küçücük bir dükkanda gözlükleri burnunun ucuna kadar düşmüş, memeleri karnına dek uzanan, etli butlu sarışın kadın dikiş makinesinin başında büyük bir sürat ve ahenk içerisinde işini yapmaktaydı. ‘Terzi Nergis’in sol yanında ‘Emek Kırtasiye’ yazan bir tabela ve tabelanın altında dükkanın girişinde durup sigara içmekte olan, gayet gayretkeş görünümlü, pala bıyıklı bir adam durmaktaydı. Adamın boşluğa kayıtsızca bakan gözlerini takip ederken pek ışıldak bir tabela ile karşılaştım.

Tabelanın altındaki dükkan camları film afişleri ile süslüydü. Tabeladaki yeşil, sarı, kırmızı ve mavi renkler göz alıyordu, kocaman harfler ile ‘Kötü Film’ yazıyordu. Neydi bu? ‘B Sınıfı Film’ adı mıydı? Merakla ‘Kötü Film’e doğru ilerledim. Camlara yapıştırılmış posterler içeride ne olup bittiğini görmemi engelliyordu. Kapıyı yavaşça ittim. İçeride bölümlere ayrılmış binlerce film cd’si duruyordu. Sigara ile ucuz yollu bir parfümün kokusu birbirine karışmıştı. Kimse var mı diye etrafa bakınıyordum. Fakat görünürde kimsecikler yoktu. İnceden bir müzik sesi duyuluyordu ‘The Doors- LA Woman.’ Sonra birdenbire büyük bir gürültü koptu. Bardağın yere düştüğünde attığı o tiz çığlık… Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken kallavi bir küfür yankılandı küçücük dükkanın içinde. Sesin geldiği yer tezgahın arkasıydı fakat bütün dikkatimle bakmama rağmen kimseyi göremiyordum. Uykusuz kaldığım gecelerde birkaç kez halüsinasyon görmüştüm, gel gör ki uzun zamandır mükemmel uykular uyuyordum, her şey gayet gerçekti. Tezgahın ardından 1.50 boylarında, epey uzamış sakalları olan, sıra dışı giyimli bir herif fırlayıverdiğinde en ufak bir kuşkum kalmamıştı olan bitenin gerçek olup olmadığına dair. Artık kafayı yemiştim. Biliyordum bunu, belki bu keşfe yıllar önce imza atmalıydım. Beynim alengirli oyunlar oynuyordu benimle, tehlikeli oyunlar…

Adam sigarasını ağzının kenarına takıp beni süzmeye başladı. Bakışıyorduk. Fonda The Doors eşliğinde garip görünümlü bir adamla bakışmamın müsebbibi olan kahredici bilinçaltıma lanetler okumak istiyordum. Sigarasını küllüğe bastı adam ve tekrar gözlerimin içine bakarak “hayırdır canım kardeşim, hiç mi kısa boylu birilerini görmedin?” dedi. Sarsılarak bütün bunların gerçek olduğunu fark ettiğim an adamın boyundan dolayı ona baktığımı zannettiği, bu alınganlığı göstererek pek insanca davrandığı o andı işte. Toparlandım. “Yok olur mu öyle şey gördüm elbette yani onun için bakmadım aslında,” diyerek geveledim. Adam verdiğim cevaptan tatmin olmamış bir ifade kuşandı yüzüne. “Sadece kimse yok zannediyordum ve sizi görünce irkildim biraz,” diyerek toparlamaya çalıştım. Yüz hatları gitgide geriliyordu adamın. Benden yaklaşık otuz santim daha aşağıda olmasına rağmen beni korkutmayı başarmıştı. Bana bakan gözlerinde kin görüyordum, öfke görüyordum ve gözlerinden gözlerime yansıyan yüzümdeki endişeyi görüyordum. “Siktir git lan!” diye bağırdığında kalbim göğüs kafesimden fırlayıp bilim-kurgu filmlerinin olduğu rafa doğru yol almıştı. Kalbim fırladığı yerden geri döndüğünde adam yerlere yatmış kahkaha atıyordu.

Tanrı’nın unuttuğu bu ıssız yerde bir kamera şakasına mı kurban gitmiştim? Neler oluyordu? İş merkezine girdiğim andan itibaren gördüğüm bütün absürt tipleri düşündüğümde kesinlikle bir kamera şakasına kurban gittiğimden emin olmuştum. Birazdan şakayı düzenleyen bütün herkes ortaya çıkacak, kameraya aptal bir tebessümle bakıp el sallayacaktım. Adam yerde yuvarlanıp kahkaha atmaya devam ediyordu. Ayaktaki hali ile yerde yatarkenki hali arasında en fazla on santimlik bir fark olduğuna yemin edebilirim. Adam yerden kalktı ve bir anda gayet ciddileşerek “Aykut ben, merhaba,” dedi. “Cenk,” dedim “memnun oldum.” Tezgahın ardında duran sandalyesine doğru ilerlerken sordu “kahve içer misin?” Sağ elimle sol elimi çimdikleyerek yaşadıklarımın gerçekliğini son bir kez daha teyit ettikten sonra “soğuk bir şey içsem daha iyi olur,” dedim. Telsize basarak “soğuk bir gazoz getiriver Toto,” dedi. Eliyle yanındaki sandalyeyi göstererek beni buyur etti. Karşılıklı oturduk. Masadan sigara paketini alıp paketin altına orta parmağı ile sertçe vurdu, paketten çıkan sigarayı dudaklarıyla kaptı. Paketi bana doğru uzatarak “içer misin?” diye sordu. Yanıt vermeme fırsat kalmadan içeriye “buzzz gibi gazoz,” diye bağırarak çaycı girdi. Gazozu önüme koyduktan sonra “Aykut abi bana bir film bağlasana yenilerden,” dedi. Aykut yanındaki çekmeceyi açtı, cd’yi çıkartıp çaycıya uzattı “temiz kullan, çizik istemem.”

“Sağol Aykut ağabeycim,” diyerek cd’yi aldı çaycı, tepsiyi çevire çevire çıktı dükkandan. Aykut, sigarasından derin bir nefes alarak bana baktı “eee anlat,” dedi “seni ilk kez görüyorum buralarda, kimsin?” Bütün bunları bir sorguya çekercesine değil yıllardır buralarda olup aynı kişilerle muhatap olmanın verdiği can sıkıntısıyla sorduğu çok belliydi. Aykut, yeni bir hikaye dinlemek arzusuyla kocaman bir şekilde gözlerini açmış bana bakmaya devam ederken, ben esaslı bir kimlik kargaşasının içerisinde bana yöneltilen sorunun cevabını çok derinlerimde aramaya koyulmuştum. Sahiden, kimdim ben? Bir çeşit meczup muydum? Tutkularının peşinden giden uçarı bir tip miydim? Yaratma güdüsü ile hareket eden aykırı bir sanatçı mıydım? Esin perileri iyi halde olsunlara dönüşmüş, yel değirmenleri ile savaşan bir Don Kişot muydum?

Sorunun cevabını ömrümün sonuna dek bulamayacağım histerisine kapılsam da kendimi toparlayıp kısaca anlattım kim olduğumu, ne yaptığımı, neden yolumun buralara düştüğünü…

Aykut beni hevesle dinledi, sözümü hiç kesmedi, sigarayı sigarayla yaktı, bardaklarca çay içti. Onun bu denli hevesli oluşu çenemi düşürmüştü. Anlattıklarıma son noktayı koyduğumda Aykut beni alkışlamaya başladı. “İşte,” dedi “benim gibi tutkularının peşinden koşan bir adam,” çayından koca bir yudum aldı “seninle iyi anlaşacağız Cenk.”

Yorum Yap

Yorum Yap