1. Ana Sayfa
  2. Kritik
  3. Kent Kimliği Üzerine Mülahazalar
Trendlerdeki Yazı

Kent Kimliği Üzerine Mülahazalar

Kent Kimligi Uzerine Mulahazalar
1

Teorik bir iki saptamayla başlayalım. Kentin bir ideoloji içerdiği iddiasındayım. Ünlü sosyal tarihçi Lefebvre aynı iddiayı benden çok daha önce dile getirmiş ve mekanın toplumsal üretimin sonucu meydana geldiğini söylemiş dolayısıyla mekan politik ve ideolojiktir diye sürdürmüştü. Mekanın ideolojik oluşuna bu metin kapsamında tekrar tekrar döneceğiz. Çünkü ideoloji her yerdedir.

Kent özelinde ideolojinin çeşit çeşit temsili söz konusudur. Şehrin yapısından tutun şehrin içerisindeki sanat eserlerine kadar geniş bir yelpazede ideolojinin izi sürülebilir, sürmeye çalışacağız. Örneğin; Aziz Augustinus, Roma’nın yağmalanmasından sonra insan etkinliğiyle oluşan kentlerin, insanoğlunun kendi günahları altında yok olduğunu ve Hristiyanlık düzeninin bir “tanrı kenti” olduğunu söylemektedir.

İşte ideoloji bu Aziz Augustinus’un bu yorumunun kentin içinde yankılanmasıdır. Bir diğer Annales Ekolü üyesi tarihçi Henri Pirenne’ye göre kent öncelikle ekonomik yapısı ile tanımlanmalıdır. Bu özellik onu “kırsal” olandan ayıran özelliktir. Dolayısıyla sosyal tarihin kente yaklaşımında başat olan üretimdir.

Kökensel olarak daha eskiye gitmek mümkün. Elbette yerleşik hayata geçiş ile beraber kentin gelişim süreci şekillenmeye başladı. Antik döneme ve öncesine, tarihte bilinen ilk kentlere ileride göz atacağız. Fakat Pirenne’in aktardığına göre modern anlamda kentin oluşumu 10. yüzyıla dayanmakta. 10. yüzyıl sonrası ve ilerleyen devirlerde kenti kent yapan sosyal yapı, tüccar, burjuva ve beledi örgütlenmeler şekillenmektedir. Yani modern anlamda kentin oluşum süreci burjuvazinin gelişim süreci ile paralel ilerlemekte. Bu noktada önemli bir konuyu tartışmamız gerektiğini buraya not düşelim ve devam edelim; kapitalizm ve kent ilişkisini nasıl okumamız gerekir, kapitalizm kentin oluşumunda ne kadar başat bir rol oynamakta?

Bazı kuramcılar, kentin onun içerisinde yaşayan ve algılayan bireyler üzerinde etkin mesajlar içerdiğini belirtmişlerdir. Düşüncenin özünün mekansal olduğunu dile getirerek mekanın yalnızca insanların toplumsal ilişkiler kurduğu bir yer olmadığını, mekanın hem içinde var olan bedenler tarafından biçimlenen hem de bedenlerin algılarını ve ilişkilerini biçimlendiren dinamik bir organizmaya benzediğini söylemek gerekir.

Dolayısıyla karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Mesajları bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde üreten insanlar aynı zamanda mesajlardan bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde etkilenirler. İdeoloji tam da burada başlar, insanların aslında ne yaptıklarını bilmemelerinden. İnsanların ait oldukları toplumsal gerçekliğe ilişkin yanlış bir tasarıma sahip olmaları, ideolojiyi besler.

İdeoloji, arzularımızı da şekillendirir. Hitler’in ünlü mimarı Albert Speer’in, Nazizmin sahiplendiği Roma-Germen geleneğine istinaden Berlin’i bir Roma kenti olarak modellediği meşhur çalışmasına bu açıdan bakılabilir.

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde şöyle demişlerdir: “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur… Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir.” Egemenin, erkin, iktidarın izi kentin her yanında sürülebilir. Cumhuriyetin ilanı ile beraber Ankara bu temayüller doğrultusunda kurulmuştur.

Bugün siyasal iktidar, kanaatleri doğrultusunda farklı mimari üsluplar ile kentleri yeniden dizayn etmektedir. Metnin ilerleyen bölümlerinde modern mimari ve postmodern mimariye ideolojik yaklaşımlar temelinde değinmeye çalışacağım, Cumhuriyet ideolojisi ve siyasal İslam’ın kente yaklaşımlarını detaylandırmayı o bölüme bırakıyorum.

Kent, potansiyel olarak karmaşık bir toplumun güçlü bir sembolüdür. Bütün bu karmaşanın izini sürmek adına tarihsel olarak kentin gelişimini incelemek icap eder. İnsanların birçok gereksinimini karşılamak için karşılıklı ilişkilerde bulunmaları bir mecburiyettir. Tarihin ilk çağlarından beri üretim, dağıtım ve tüketim işlevlerinin merkezileştiği uygarlık beşikleri giderek daha fazla işlev kazanarak kente dönüşmüştür.

18. Yüzyıldan itibaren Latin dillerinde uygarlık (civilization) ve kent (city, civitas), Arapçadaki medeniyet, medeni ve kent (medine) gibi sözcükler arasında köken benzerliği uygarlıkların kentlerden kaynaklandığına dair bir akıl yürütme yapmamıza sebep olabilir. Yunanca’daki kent (polis) sözcüğünün de siyaset (politiae) ile aynı kökten kaynaklandığı bilinmektedir.

Kentsel yaşamın uygarlığın beşiği olarak algılanması, kibarlık (civilite) ve görgü (urbanite) sözcüklerinin de kent kökünden türetilmelerine yol açmıştır. Batı dillerindeki “citizen” sözcüğü, hem yurttaşı, hem de kenttaşı (hemşehri) anlatmak üzere kullanılmaktadır. Kent ile uygarlık arasındaki bu ilişki çarpıcıdır.

Kent, beraberinde tarihi serüveni de düşünmemizi gerektirir. Her kent bir geçmişi şimdiye taşır. Dolayısıyla ilerde söz edeceğimiz bütün dönemsel yaklaşımlar kendinden öncekini içererek homojen bir yapı sergiler. Günümüz kenti ise globalleşme ile birlikte birçok ortaklıklara ev sahipliği eder. Tokyo’da, New York’ta, Berlin’de veya Ankara’da aynı gıda üreticisinin panolarını görebilir, aynı teknoloji markasının ledleri gözünüzü alabilir veya aynı kahvecinin kahvesinin içildiği birbirinin benzer mekan tasarımları görebilirsiniz.

Önerilen Yazı

Yeni Star Wars Filmini Taika Waititi Yönetecek

İletişim kuramlarının öncü birtakım çalışmalarında bu aynılaşmanın kentin ‘kimliksizleşme’sine kapı araladığı noktasında tartışmalar yürütülmüştür. Ekonomik üretim sürecinin değişimi ve ilişkilerin değişmesi, hayatın hızlı yaşanır oluşu, prodüktivitenin artışı, sürekli bir yerlere yetişme telaşının baş göstermesi vs. gibi müşterek kaygılara sahip ve benzer ürünlerin (kültürel veya maddi) tüketicisi haline gelmiş olan insanların tek tipleşmesi küreselleşen kentlerin ürettiği kentsel kültürün birer parçası olmuştur.

Dolayısıyla kent bir tüketim mekanına dönüşerek, tüketime yönelik arzuyu sürekli kılmıştır. Baudrillard’a göre bütün bu tüketime dönük mekanlar sadece nesnelerin tüketimine dair gösterenlere sahip değildir aynı zamanda sınıf, statü, ırk, cinsiyet gibi sosyal belirleyicilere de sahiptir. Bulunulan mekanın, giyilen kıyafetin, okuduğun dergilerin vs. sembolik olarak işaret ettiği bir yer vardır.

Mekanın tüketimi, salt maddi, nesnel, bir şeye karşılık gelmez, aksine, tüketimci kapitalizmin yükselişiyle birlikte büyük ölçüde simgesel, göstergesel bir boyut da kazanmış olur. Lefebvre’nin bahsettiği üzere kent bir yandan “tüketim yeri” diğer yandan da “tüketilen bir yer” haline gelmiştir. İletişim teorisyenleri ve sosyologlar tarafından yapılan bu değerlendirmelerde kentin ‘kimliksizleşmesi’ üzerine tartışılmıştır.

Bugün bu ‘kimliksizleşmeye’ koşut birçok gözlem yapılabilir fakat kent, bünyesindeki değişimleri ve aynılıkları yeniden üretebilmesine yarar sağlayan bir tarihsel serüvenin içerisinden geçmiştir. Dolayısıyla Turgut Özal’ın İstanbul’dan Manhattan yaratma düşünün biçare oluşu kentin kendi tarihini içerecek nüvelere hep sahip oluşuna koşuttur.

Kent kimliğini belirleyen ve bir kenti öteki kentlerden ayıran özellikler kurumsallaşır fakat bu kurumsallaşmanın katı ve statik olmadığı, aksine oldukça dinamik, sürekli değişen ve kent kimliğinin yeniden tanımlanmasını gerektiren bir yapıda olduğunu söyleyebiliriz.

Kent kimliği kapsamında bir diğer önemli nokta 1980’li yıllardan sonra kentlerin aynı zamanda bir ‘marka’ya dönüşümüdür. Kent bahsettiğimiz üzere ‘tüketilen bir yer‘e dönüşmüştür, bu tüketim kentin kendini değerli kılacak taraflarını ön plana çıkartması gerekliliğini doğurur. Globalleşen dünyada kentlerin reklamı her türlü tüketime olanak sağlar. New York kenti giyim kuşam ürünlerinden filmlere, filmlerden ticari sahaya kadar birçok alanda “I Love NY” sloganı ile bir ürün olarak markalaşmıştır.

Benzer çalışmalar birçok kent için yürütülmektedir. “I Amsterdam” sloganı ile Amsterdam yakın zamanda bu reklamı yapan daha küçük bir kent olarak birçok alanda bir marka olarak kendine yer bulmuştur. Burada temel mesele yaratılan marka ile kentin özgünlüklerinin ve aynı zamanda evrenselliğinin bir arada vurgulanabilmesindedir.

Kentlerin dönüşümleri, kent mimarisinin estetik formları, kentlerin doku ve kimlikleri ideolojiler, paradigma dönüşümlerine bağlı olarak yaşanmaktadır. Bugün kentlerin mimari dokusunda belirgin olarak modernizm ve postmodernizmin tesirleri vardır. Ortaçağ ve öncesinde, mimarinin daha kapalı bir kent tasarımına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Dokuzuncu asrın harikulade mimari ürünlerine sahip olan İspanya’nın Granada kentinde veya İtalya’nın Floransa ve Venedik gibi kentlerinde bu kapalılığı görmek mümkündür. Modernite ile birlikte kentin tasarımına dair bambaşka bir üslup doğmuştur. Modernist düşünce ile beraber kentler bir ‘ideal kent ütopyası’ üzerinden inşa edilmeye başlanmıştır. Modern mimari, ideal kent kavramı ekseninde mükemmellik, netlik, kesinlik ve çelişkisizlik arayışındadır.

Estetik zevki ikinci planda tutarak işlevsel ilkeler doğrultusunda bir tasarıma başvurur. Modern mimarinin önemli temsilcilerinde Le Corbusier’e göre konutlar bir barınma makinesidir, eğri sokaklar keçi yollarıdır, düz caddeler ise insanlar içindir. Dolayısıyla bir mimarın yaratıcılık düzeyi ve yapının estetik değeri, insana ve topluma sağladığı faydaya göre değerlendirilir. Sanayi devrimi sonrasında işlevsel kent tasarımları daha büyük bir önem kazanmıştır.

David Harvey “evlerin ve kentlerin açık açık ‘içinde yaşanacak makineler’ olarak düşünülebildiği bir dönemdi” diyerek özetler 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın ilk yarısına uzanan süreci. Temel olarak “evrensellik ve yöreselliğin ortadan kaldırılması, mevcut teknolojinin maksimum yarar sağlayacak şekilde değerlendirilmesi, kentin işlevlerine uygun yapılara ayrılması” gibi hususlar modern kent mimarisinin üslup ve esaslarıdır.

19. yüzyıl ile beraber mimarlar imparatorların desteğiyle Avrupa’nın büyük kentlerinin üzerinden silindir gibi geçmişler, ortaçağdan kalma eski mahalleleri yerle bir etmişler, geniş bulvarlar açarak parklar, meydanlar inşa etmişlerdir. Liberaller buna “modernleşme”, Engels ise “Haussmannlaşma” demiştir. Geniş ve süslü bulvarlar, görkemli anıtlarla süslenen meydanlar, havuzlu parklar kent hayatına estetik, ferahlık ve kolay ulaşım imkânları sağlamıştır.

Fakat 1848’in barikat savaşlarına katılan Engels bu modern kent mimarisine baktığında farklı bir şey görüyordu. Engels, III. Napoleon döneminin ünlü mimarı Georges Eugène Hausmann’la başlayan bu sürecin burjuvazinin kentsel alana hâkimiyetini sağlamak gibi özel bir amacı olduğunu keşfetmişti. Topların yerleştirilemediği, süvarilerin rahat hareket edemediği karman çorman işçi mahallelerinin orta yerinde açılan geniş yollar barikat savaşlarını stratejik anlamda önlüyordu.

Ayrıca proletaryanın önemli bir bölümü bu inşaat faaliyeti sayesinde doğrudan imparatorlara ve saray nazırlarına bağlanıyordu. 19. asır boyunca bütün büyük kentler dönüştürüldü. Engels’in bu mimari üslubun ardında gördüğü ideolojik yaklaşım bugün hala başka biçimlerde mevcudiyetini sürdürmektedir. Özetle modern mimari, modernizm ile tanımlanan rasyonalitenin doğrudan bir ürünüdür.

Postmodernite ise bütün bu ‘büyük anlatı’lara kültürel sahada olduğu gibi mimaride de karşı çıkmıştır. Üsluba dair doğrudan bir tavır takınmak yerine eklektik olmayı, pastiche, kolaj ve ironiye, işlevden daha çok görselliğe önem vermeyi merkeze almıştır. Postmodernite malın veya hizmetin emek ve fayda üzerinden değil semboller üzerinden tüketilmesini ön planda tutar. Dolayısıyla kentler sembolleri ile tüketime uygun hale gelmektedir fakat bu semboller büyük bir anlamı içermemektedirler.

Postmodern kent hayatı, sürekli değişmeyi ve farklılaşmayı ön planda tutar. Günümüz kapitalizmi markalar, reklamlar, hızlı yaşam, fast food kültürü vs. ile kenti kuşatırken, postmodern mimari kentin bütün kaosundan ‘anlam kaygısı yaşamadan’ ve ‘idealize etmeden’, zaman zaman tarihten bir kesiti, zaman zaman bir reklam afişinin kolajlandığı bir çalışmayı kendi üslubuna eklemler.

Günümüz kentleri bu iki paradigmanın esinlerini de sunmaktadır. Türkiye’de kentlerin gelişimi modernist bir proje olan Kemalizm ile hız kazanmıştır. Bu projenin ilk etabı geniş bir ova olan Ankara’yı modern bir kente dönüştürmek teşebbüsüdür. Savaş sonrası yaşanan değişimin ile birlikte Ankara, cumhuriyetin başkenti ilan edilmiş ve yeni rejimin tahayyüllerini Türkiye’ye ve dünyaya aktarma işlevini üstlenmiştir.

Modern bir kent yaratılması adına yurtdışından getirtilen kent planlamacıları ve mimarlardan yardım alınmış, çağdaş, cumhuriyet değerlerini yansıtan bir kent tasarlanmıştır. Yeşil alanlar, parklar ve geniş meydanlara bakarak modern mimarinin işlevsel yanı gözlenebilir. Osmanlı yönetimiyle özdeşleşmiş, kozmopolit yaşantının simgesi bir liman kent oluşu dolayısıyla İstanbul cazibesini yitirmiş, yeni bir ulusun ideallerini temsil edecek olan yeni bir başkent seçilmiştir.

Simgesel olarak hem modern ulusun “temsili mekanı” hem de yeni oluşacak gündelik yaşam örüntülerinin, yani “kamusal kültürün mekanı” kurgulanmaktadır. Osmanlı’da, Tanzimat Dönemi reformlarına uzanan modernleşme sürecinin, o dönemde çıkartılan kent planlaması ile ilgili ilk nizamnamelerin bize gösterdiği, modern mimariye dair esinlenmelerin o yıllara dayandığıdır. Yeni rejim bu fikirsel birikimi de arkasına alarak bu projeyi hayata geçirmiştir.

Bugün Türkiye içinde bulunduğu siyasal vaziyet gereği yeni düzenlemeler ve mimari üsluplar ile tanışmaktadır. Bütün bu değişimin ardında da ideoloji yatmaktadır. Toparlamak gerekirse kent kimliği, bireyin bilinçli ya da bilinçsiz olarak maruz kaldığı ideolojik kanaatler, dönemsel paradigmalar, imajlar, üretim ilişkileri, tarihsel serüven vs. ile birlikte şekillenmektedir.

Mekan, ideoloji ya da politikadan ayrılabilecek bilimsel bir obje değildir. Kendi tarihimizde kentin her yanı aşklarımız, hüzünlerimiz, sevinçlerimiz, tutunamamışlıklarımız, umutlarımız ile doludur fakat biz kendi tarihimizi yazarken aynı zamanda kentin de kendi tarihini yazdığını ve bu tarihin fatihler, bürokratlar, idealler, savaşlar, eylemler, yağmalar, zafer geçitleri ve düşler ile bezeli olduğunu unutmayalım…

Yorum Yap

Yorum Yap