1. Ana Sayfa
  2. Öykü
  3. Kanlı Eller

Kanlı Eller

Kanli Eller

Güneş çoktan doğdu. Uykusuz bir geceyi daha geride bıraktım. Bu uykusuz geçen yedinci gece. Anlatacak hiçbir şeyim yok. Yirmi iki dakikadır kımıldanmadan oturuyorum. Saatin tiktaklarını dinliyorum. Üzerimde kime ait olduğunu bilmediğim bir ceket var. Rita Hayworth’un gerçek adının ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. Televizyonun ekranında kımıltılar var. Vücudumda tuhaf bir uyuşma hissediyorum. Ağzım açık, ağzımdan nefes alıp veriyorum. Etrafta koşuşturan fareler ve duvarda geçit töreni düzenleyen yılanlar görüyorum, bir çeşit halüsinasyon. Ellerimi açıp kapamaya çalışıyorum fakat beceremiyorum. Ayağımı uzattığım sehpanın altında doksanlı yıllardan kalma sinema dergileri var, onları geçen gece çöpte buldum. Dergilerin altında yazdığım öyküler duruyor. Öykü yazmak hoşuma gidiyor. Kendimi Raymond Chandler veya bir başkası gibi hissediyorum bu sayede. Yazdıklarım muhtemelen beş para etmez şeyler. Çoğu zaman uykusuzluğa tutulduğum vakitler yazıyorum. Çünkü uykusuzluğun uğultulu sesini dinlemek katlanılmaz bir şeydir, bunu en iyi Van Gogh bilir. Miyop gözleriyle bir portrenizi çizmesini, iki kadeh absent içip karşılıklı laflamayı dileyeceğiniz cinsten bir adamdır Van Gogh. Bundan bir saat on üç dakika önce dairemin kapısının önünden tuvalete kadar öğürerek kustum. Bu sırada dairenin kapısını kapatıp kapatmadığımı bilmiyorum. Kalkıp bakacak halim yok ve kapının açık oluşu güvende hissetmemi sağlıyor, bu kutu gibi evin içinde yalnız kalmak istemiyorum. Yirmi yıldır yalnızım ve yalnız olmanın özgürlüğüne gönülden bağlı romantik ucubelere hak verecek şeyler yaşamadım. Onlar yalnızlığın ne demek olduğunu bilmiyorlar. Chopin dinleyip şarap içmenin iki bin altı yüz kırk altıncı tekrardan sonra keyif vermediğini bir türlü anlamak istemiyorlar. Onların yalnızlığı kalabalıklarla dolu.

Bundan bir saat kırk iki dakika önce kaybettiğim bir şeyi ararmışçasına caddede yürüyordum. Raskolnikov’un Samanpazarı’nda kendinden geçmiş bir halde yürüdüğü gibi. Öylesi anlar vardır ki yaşadıklarınız bir filmin veya romanın bir kesiti gibidir. Evet, yalnızca küçük bir kesit çünkü bütünüyle bir kurguda yaşadığı hissiyle hareket edenler delilerdir. Bizler, bazen o delilik anlarına dahil olup hayatı aldatırız, bu küçük kaçamağın sarsıcı bir bedeli olmaz genelde. Cadde boyunca yürürken etrafımdaki devasa binaların her an üzerime devrilebileceğine dair garip bir kuruntuya kapıldım. Arabaların farlarının beni izleyen iki kocaman göze dönüşmesi de cabası. Sonsuza dek o yolu yürümem gerekecekti sanki. “Sisifos muyum ben?” diye bağırdım, yüksek binalara çarparak büyüdü sesim. Soğuk soğuk terliyordum. İçim titredikçe, kime ait olduğunu bilmediğim, üzerime bir hayli bol gelen cekete daha sıkı sarılıyordum. Bana ait olmayan bir kokuyu solumak küçük bir an bile olsa beni başka birisi yapar diye umutlandım ama nafile, kendinizden asla kaçamıyorsunuz.

Bundan iki saat üç dakika önce bir harabenin içine sığınmış ağlıyordum. Gözyaşlarım önümde yanan ateşe damlıyordu. Sokak köpeklerinin şefkatle bana baktıklarını görüyordum. Kafamın içinde bitmek tükenmek bilmez bir kahkaha yankılanıyordu. Büyük bir harbin içinde, silahsız kalmış balmumu bir askerdim, erimeme ramak kalmıştı. Bir yağmur yağsa, bir rüzgar esse her şey unutulacaktı sanki. Yağmur üzerimdeki kiri temizleyecek, rüzgar yerdeki leşleri süpürecekti. Gökyüzüne bakmaya dayanamadığım için sığındığım bu harabede kalbime doğru sokulup beni arındıracak bir duayı hatırlamaya çalıştım. Uzun suskunlukların ardından kendime itiraf edebildiklerimi dinledim kendi sesimden, kelimeleri ufaladım. Bazı harfler yerlere saçıldı, geride kalanları hemen unuttum. Orada, pisliğin cirit attığı o harabede bir an geldi ki bütün kelimeler hafızamdan çekilmeye başladı.

Bundan üç saat otuz altı dakika önce kendi uçurumumu yanımda taşıyarak dolaşıyordum, kıdemli alkolikler, tıraşsız travestiler arasında. Düşüp düşmemem ile ilgili hükmü kim verecek bilmiyorum fakat adil davranmayacağını çok iyi biliyorum. Hayat adil bir dövüş değil. Ritmi bir kez bozarsanız söylediğiniz şarkı katlanılmaz olmaya başlıyor. Telafisi olmayan şeyler olduğunu bilmelisiniz. Telafisi olmayan şeylerin yalnızca tesellisi vardır ve bu da duyduğunuz acıyı ve azabı asla hafifletmez. Umudunu yitirmiş insanların gözlerine bakmaktan bu yüzden korkarız. Üzerimdeki ceketin ceplerini yokladım. Anne, baba ve çocuğun içtenlikle gülümseyerek bana baktığı bir fotoğraf buldum. Reklam panolarını süsleyen mutlu aile fotoğraflarına benziyordu. Kendi yaşamımızda mutluluğa benzer bir şeyler yoksa başkalarının çok mutlu olduğunu düşünmeye meyilli davranırız. Onların mutluluğu üzerinden nefretimizi inşa edip yaşamda kalacak gerekli öfkeyi depo etmek için.

Bundan dört saat yedi dakika önce her şeyin gülünçleşmeye başladığını hissettim. Her şey gülünçleşmeye başladığında gülmeye değer pek fazla bir şey kalmaz. Kana bulanmış ellerimi gördüğümde korkularım biraz hafifledi, kısa bir süreliğine. Ellerimi nasıl saklamam gerektiğini bilmiyordum. Köşede bir şarapçı vardı. Kısa aralıklarla içkisinden büyük yudumlar alıyordu. Yanına yaklaşıp bir yumruk attım. Bir sonraki güne kadar derin bir uykuya daldı. Şişeyi alıp ellerime dökmeye başladım. Kan kırmızı şarapla ellerimi yıkadım. Şişede kalan şarabı dikledim. Dudağıma değen acı tat içimdeki acıyı seyreltti.

Bundan altı saat yirmi yedi dakika önce birini öldürdüm. Boğdum onu. Onu boğmamın makul bir sebebi var mı? Asla. Boğduktan sonra tekrar dirilmesi için elimden geleni yaptım. Ceketini giyip onun yerine geçmeye çalıştım. Bıçağımı çıkarıp yüzümdeki sakalı kazıdım, onunkine benzer bir bıyık bıraktım ama nafile. Kıpırtısız bedeni öylece yatıyordu. İzbe bir birahanede tanışmıştık. Yaşam ve ölüm hakkında uzun bir sohbet ettik. “Ben senin iç sesinim” dedi bana “sana bakınca gençliğimi görüyorum.”  Cebinde oğlunun kurduğu mutlu ailenin fotoğrafını taşıyan masum bir ihtiyardı. Onu boğarken bile bana kin ve öfkeyle bakmadı. Sadece ‘neden?’ der gibi bakıyordu ‘bunu neden yapıyorsun?’

Bundan on yedi saat kırk dört dakika önceydi. Psikiyatri kliniğinden çıkarken yaşadığım kronik uykusuzluğa bir çözüm bulamamış olan bütün bilim dünyasına öfkeliydim ve Picasso’nun tam adının ne olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. Doktorum bana “içindeki sesi susturmalısın” dedi. “Nasıl?” diye sordum “öldür onu” diye yanıtladı. Kliniğin kapısından çıkarken Picasso’nun tam adını hatırladım “Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso.

Yorum Yap

Yorum Yap