1. Ana Sayfa
  2. Öykü
  3. Kaçış

Kaçış

Kacis

Gözlerimi kapatıyorum, başım dönüyor. Gözlerimi açık tutma gayreti içerisindeyken ise bütün dünya dönüyor. Böylesine vahim bir vaziyet söz konusu, ‘bu gecenin içinden çıkmak mümkün olmayacak’ gibisinden hislerle yalpalıyorum. Yerlerde yuvarlandığıma dair bölük pörçük bir anı kendini hatırlatınca üstüme başıma, kirli ellerime, tırnaklarıma bakıyorum. Sağ elimi yumruk yapınca felaket sızlıyor. Bir dayak atma durumu söz konusu olabilir, dayak yemiş olsaydım mağlubiyetin kan kırmızılığını gözlemleyebilirdim üzerimde. Galibiyetime biçilen ödül dayak yememiş olmanın tesellisi. Gururlanmak için bu kadar bir sebep bile yeterli oluyor. Hayat pek adil dövüşmüyor ve böylesi simgesel galibiyetler ile onun daima galip konumda oluşuna karşın bir gün kazanacağımıza ikna ediyoruz kendimizi. Midem buruk, ağzım zehir gibi, yürürken aldığım nefesler yarım yarım. Yıllardır bu caddede sarhoş olup yürümemiştim. Husumetli olduğum caddelerden biri bu cadde. Kibirli, böbürlenen bir aurası var. Üstelik küçüklüğünde masumiyet iksiriyle dolu bir kazana düşmüş olan eski sevgilimin evi bu caddede bulunduğu halde bu izlenimim halen geçerliliğini korumayı sürdürüyor. Düşünün, tanıdığınız en masum insan böylesi bir caddede otursun, nasıl bir felaket olduğunu anladınız değil mi? Birazdan onun yeşil gözlerinde teselli bulacağımı sezerek adımlarımı hızlandırıyorum. İşte bu çeyrek yüzyıllık apartman onun yaşadığı yer, bir vakitler birlikte yaşadığımız yer. Kapıyı çalıyorum. Üçüncü kata çıkıyorum. Kapının üzerinde küçük bir çiçek tarhını andıran garip yuvarlak aksesuarlardan var. Zarif bir bilek hareketiyle tıklatıyorum kapıyı. Kapı açıldığında “benim küçük meleğim” diyorum “huzursuzluğumu bir tek sen dindirebilirsin.” Kısa bir sessizlikten sonra “ne diyorsun kardeşim sen” diyen tok bir ses vuruyor kulağıma, yorgun başımı kaldırıp bakıyorum, karşımda gördüğüm yaratık ne küçük ne de meleğe benzer bir havası var. “Kaçıncı daire burası?” diye soruyorum. “Sekiz” diyor ne küçük ne de meleğe benzemeyen yaratık. “Kusura bakma” diyorum “sana küçük meleğim demek istemezdim, yanlış daireye gelmişim.” Adam derin bir iç çekiyor “tamam kardeşim tamam” diyor. “Sekiz ay önceye dek bende bu apartmanda oturuyordum” diyerek uzun bir sohbete girişmeye niyetlendiğim sırada kapıyı yüzüme çarpıyor ne küçük ne de meleğe benzemeyen yaratık. Bu lavuk yeni taşınmış olsa gerek çünkü burada yaşadığım süre zarfında hiç karşılaşmadım böyle bir tiple. Kapısında çiçek tarhına benzeyen aksesuardan asılı olduğuna göre ya ailesi ile yaşıyor ya da nemrut suratına rağmen kendine eşlik edecek bir eş veya sevgili bulmuş olmalı. Böyle canavarlara gönlünüzü kaptıracak ne yaşıyorsunuz hanımlar? Yedi numaralı daireye doğru ilerlerken bir ayak sesi yankılanıyor apartmanda. Hafif aşağıya sarkıtıyorum kafamı, koşar adım biri çıkıyor merdivenlerden. Bir bakıyorum bizim kapıcı Muzo karşımda. “Ağbi” diyor sesi titreyerek “hoş geldin.” Kollarımı iki yana açıyorum “hoş bulduk Muzo, nasıl keyifler canım kardeşim?”

Muzo, elini dispanserlerde asılı duran hemşire posterlerine öykünerek burnuna götürüyor, sesini kısarak konuşuyor:

“Ağbi, gözünü seveyim biraz sessiz ol, yönetici haşlamasın sonra beni.”

“Muzo’cum, aylar sonra beni görüyorsun ve bunu mu söylüyorsun canım kardeşim?”

“Haklısın ağbi ama geçen çıkarttığın olaydan sonra apartmanda huzuru sağlayamıyorum diye söylenmeye başladı millet, işimden, ekmeğimden olurum vallahi, o yüzden yani yoksa…”

“Varsa yoksa ‘ben’ diyorsun Muzo. Bu ağbin ne halde, ne bok yiyor bir kere arayıp sordun mu?”

Tam Muzo’yu haşlarken küçük meleğim kapıyı açıyor. Sakin sakin bize bakıyor. “Tamam Muzaffer, sen git, sorun yok.”

Kapıyı sonuna dek açıp içeri alıyor beni. Yeşil gözlerinde en ufak bir sitem yok, en ufak bir nefret yok fakat en ufak bir sevgi de yok yeşil gözlerinde. Cevabını bildiği sorular soruyor canı sıkılarak:

“Yine mi içtin sen?”

“Yine içtim.”

“Niye içtin?”

“Niye içtim?”

“Dolapta Martini var, içebilirsin.”

“Martini mi?”

“Evet.”

Dolabı açıp Martini’yi çıkartıyorum. İki bardak alıyorum. Ne kadar koyulduğuna dair usul nedir bilmediğimden bardakları tamamen dolduruyorum. Küçük meleğim “ben içmeyeceğim” diyor. Onun için hazırladığım bardağı dikleyip masaya oturuyorum.

“Hafifmiş bu.”

“Senin gibi alkolikler votkayla karıştırıyor onu.”

“Aşk olsun, alkolik miyim ben?”

“Geçen ay karaciğerimde yağlanma var demiştin, alkolik gibi hissettiriyorsun, yoksa değil misin?”

“Olabilirim ama haftanın en az iki günü dinlendiriyorum vücudumu.”

“Sadece o kadar mı? O halde alkolik sayılırsın.”

“Sayılabilirim ama kendimi alkolik gibi hissetmiyorum, hem zaten içkiyi sevmem ben.”

“Evet, biliyorum. Sen içtiğinde bir mucize olacağına dair o garip yanılsamayı seviyorsun.”

“Tam üstüne bastın.”

“Peki, o mucizeyi burada bulamayacağını ne zaman kavrayacaksın.”

“Burada mucize aramıyorum. Başımı okşadığında teselli buluyorum sadece.”

“O teselli pek uzun ömürlü olmuyor herhalde.”

“Maalesef, sanırım en fazla yarım gün ömrü var.”

“Hiç büyümeyeceksin değil mi?”

“Hayır. Büyümeyi çok kibirli bir hareket olarak görüyorum.”

“Kelimelerle böyle oynayarak eğlenmek peki, o da yeterince kibirli değil mi?”

“Eğlendiğimi nerden biliyorsun?”

“Gözlerin parıldıyor. Hayata dair büyük bir laf ettiği hissine sarılıp, dünyanın kendi kelimelerinin önünde diz çöktüğünü sanarak böbürlenip duran bir canavar var içinde.”

“Aynı hazza eriştiğini görüyorum.”

“Hayır, görmüyorsun. Sen bana bakmıyorsun bile, gördüğün her şey sensin. Başkalarının hayatlarında, yüzlerinde, acılarında, sevinçlerinde, her yerde yalnızca kendini görüyorsun.”

“Sanırım birkaç sefer peş peşe teselli ettiğin için böylesi saldırganca davranmaya hak kazandığını hissediyorsun.”

“Hayır, hayır sadece gözünü açıyorum. Kendin dışında her şeye kapalı olan gözünü, hikayeler ararken elinde avucunda hiçbir şey kalmayacak, bunun farkına var istiyorum.

“Farkında olduklarım yeterince acı çekmeme yetiyor, daha fazla farkında olmak istemiyorum hiçbir şeyin.”

“Sen acıya tapmıyor musun ki?”

“Hayır, asla.”

“O halde neden buradasın?”

“Nerde olduğumu bile bilmediğimden.”

“Kelimelerle oynamayı bırak artık!”

“Sesinin tonu giderek yükseliyor. Kelimelerle oynamamdan daha çok varlığımdan rahatsız gibisin.”

“Ne söylersem söyleyeyim olmayacak, biliyorum.”

“Olmayacak küçük meleğim, zihnini yorma, ben artık gideyim.”

“Nereye gideceksin?”

“Senden önceki sevgilimin yanına, onu bulamazsam bir öncekinin yanına giderim.”

“Başına bir çorap örme yeter.”

“Merak etme küçük meleğim.”

Yarım bardak martini daha koyup içimdeki susuzluğu giderecekmişçesine dikliyorum. Usulca çekiyorum kapıyı, otomat yanmayınca ellerimi sallıyorum, yukarıya aşağıya, sola sağa. Işık gözlerimi ısırıyor, gözlerimi kısınca yüzüm kırışıyor. Kırışan yüzüme dokunuyorum. Caddeye çıkınca ürperiyorum, yapayalnız hissediyorum kendimi. Emeklemeye başladığındakine benzer bir his bu, ikinci adımı atıp atamayacağına dair belirsizlik ortadan kalktığında kaygın tuz buz olur, ikinci adımı bir üçüncüsünün izleyeceğine güvenmeye başlarsın fakat ne zaman tökezleyip düşeceğin asla belli değildir. Düşeceğim anı bekleyerek emekliyorum. Sağ yumruğumu sıkıyorum, canımın yanmasını isteyerek çünkü ruhsal bir acıyı ancak fiziksel bir acıyla dindirebilirsiniz. Fiziksel bir acı size yaşamı, yaşamayı çağrıştırır, böylelikle memeli refleksleriniz kendini hatırlatır. Varoluşsal sancılarınızdan daha mühim sancılarınız olduğunu fısıldar bir ses. Duygularım sağa sola çarpıyor, elim telefona gidiyor, Taner’i arıyorum:

“Kardeşim, tarifsiz kederler içindeyim, gel beni kurtar bu cehennemden.”

“Hangi cehennemdensin?”

“Nevski Bulvarı veya Samanpazarı ne fark eder, yaşadığımız cehennemdeyim kardeşim.”

“Konum at geliyorum.”

Bir banka oturuyorum. Karşı karşıya hırlaşan iki kalabalık köpek sürüsünü izlerken bir sigara yakıyorum. İki grupta alacağı hasarların farkına varıp biraz yaygara koparttıktan sonra dağılıyor. Risk almaya ne gerek var, böylesi güzel bir yaz akşamı birbirimizi kanatmaya, şarkılar, türküler söylemek varken hırlaşmaya ne gerek var. Sigaram söndüğü anda gaz pedalıyla egzozu döven Taner kara şimşeğiyle önümde bitiveriyor. Onu görünce içim sıcacık oluyor. On yedi yıllık bir arkadaşlığımız var Taner’le. Muhteşem bir ikiliyiz. Sherlock ile Watson gibi, Zeki ile Metin gibi, Vincent Vega ve Jules Winnfield gibi, Tyler Durden ve Jack gibi, gerisini siz düşünün. Arabaya atlıyorum, selamlaşma faslına gerek olmayan o harikulade dostluğun getirdiği bir alışkanlıkla “çok acayip bir gece oluyor” diyorum.  Bana bir bira uzatıyor Taner. “Sen araba kullanırken içmeyi bıraktın sanıyordum” diyorum biramı açarken. “Bıraktım, gelirken büfeye uğrayıp senin için aldım.” İsteklerimi bu kadar iyi tahmin etmeyi ve bu kadar hızlı hareket etmeyi nasıl becerdiği konusunda hiçbir fikrim yok ve yıllardır bunu sormaya teşebbüs bile etmedim. Taner, bünyesinde barındırdığı olağanüstülüklerden bahsetmeyi sevmez. Bir duruşu var arkadaşımın ve prensip olarak böylesi heriflerin sınırlarına saygı duyarım. Daracık sokaklardan bu denli süratli gidiyor olmanın yaratacağı fazlasıyla risk mevcuttur fakat Taner üç yaşından beri direksiyonda olduğundan ileri derece gelişmiş becerileriyle bu riskler konusunda en ufak bir soru işareti düşürmez aklınıza. Keyifle biramı yudumluyorum. Teypte Neşet Ertaş çalıyor, gecenin içinden bir bozkır rüzgarı gibi geçiyoruz. Ustaca manevralarla ilerledikten sonra Sakal’ın önüne yanaşıyoruz. Kaldırımın dibine park eden arabalardan bir tanesi ayrılıyor yerinden, dörtlüleri yakmış epey pahalı olan bir diğeri boşalan yere yerleşmeyi bekliyor. Taner, kurt gözlerinden beynine ulaşan görüntüyü hızlıca yorumluyor, böylesi bir boşluğun ne büyük bir nimet olduğunu iyi biliyor. Bir iki direksiyon hareketiyle yerleşiyoruz Sakal’ın önüne. Diğer araçtaki herifler el kol yaptıktan sonra camı açıyor:

“Ne yapıyorsun lan sen, bekliyoruz burada görmüyor musun?”

“Artık iş işten geçti genco, daha fazla beklemeyin.”

“Ben sana gösteririm ebenin amını!”

Herifler laftan anlamıyor. Taner’in kurduğu mantık şu ‘altında canavar gibi araba var ona rağmen bir siki doğrultamıyorsun, o zaman oyunu kaybettin.’ Pek haksız sayılmaz. Gerçi ben söz konusu Taner ise fazlasıyla duygusal davranıyor olabilirim. Tabi aynı duygusallıkla hemen iniyoruz arabadan. Herifler bir adet beysbol sopası ile bizden bir tık daha avantajlı görünüyorlar ama Taner böyle mevzularda en stratejik hamleleri yapmayı bilir. Heriflerin arabasının yan aynasına bir tekme savurup kırıyor aynayı. Bu hareket kuru gürültüyle yetinmeyeceğimiz hissini veriyor ve aynı zamanda tüketim kültürüne, kapitalizmin yarattığı hiyerarşiye karşı sınıfsal öfkemizi gösteriyor. Taner, mülkiyetin kölelik olduğunu lise yıllarındaki okumalarından dolayı çok iyi biliyor. Herifler bu tavır karşısında dönüp bizim kara şimşeğe bakıyorlar. Kara şimşekte açacakları en derin oyuğu, verebilecekleri en büyük zararı düşünüyorlar. Taner “boşuna bakmayın” diyor “kaybedecek bir şeyimiz yok zincirlerimizden başka.” Herifler Taner’in hangi fraksiyondan olduğunu anlamaya çalışır gibi bakıyor, onların şaşkın bakışları arasında sopalı olana sağlam bir sol direk çıkartıyorum. Herifi arabalarının kaputuna mıhlıyorum. Diğeri yalnız kalmanın kederine kapılmış durumda. Cesaretini besleyecek tek şey olan cüzdanı böylesi bir anda hiçbir işine yaramayacağı için bildiği diğer numaraya sarılıyor. “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz lan!” Etrafımızda toplanmış izleyici kitlesi bu pek maganda beyanı işittikten sonra doğal ittifakları olan bizi bağırlarına basıyor. Ellerindeki bira şişeleriyle arabayı yağmalamaya hazır bir marjinaller ordusunun desteğiyle Paris Komünü benzeri bir organizasyona bile girişebiliriz artık. Taner, kara şimşeğin camından kafasını uzatıp teypten Avusturya İşçi Marşı’nı açıyor. Sesi körüklüyor. Arabanın basları ‘revolution’ diye bağırmaya başlıyor. Soldan esen rüzgarlar kim olduğunu açıklaması için kısa bir fırsat tanıdığımız magandanın içini ürpertiyor. Taner, kendisini ifade etmesi için yeterince vakit tanıdığını düşündüğü magandanın hala söze girmemesini sağ siyasetin retorik becerisini aşacak siyasi manevraları yapmış olmamıza bağlıyor. Aklı ve aydınlanmayı önemseyen biri Taner, kendi hayatında aldığı bütün kararlar duygusal olsa da duygularla politika yapılmaması gerektiğini çok iyi biliyor. Kansız devrim olmaz şiarına canı gönülden bağlı olan Taner, avucunun içiyle kim olduğunu halen açıklamamış magandanın burnuna hafifçe vuruyor. Herif büyük bir yaygara koparıyor. Pavyon aydınlatmaları ile dolu lüks beyaz arabasına burnundan süzülen kan damlaları düşüveriyor. Vurduğum yumruğun etkisi ile yeri yalayan beysbol sopalı diğer maganda yavaşça doğruluyor yerden. Doğrulurken, paçaları bileklerinde daracık beyaz pantolonu yırtılıyor. Kalpli boxer’ı gözüküyor. Marjinaller arasında bir kahkaha patlıyor. Kel kafasında garip dövmeler olan marjinal tip elindeki birayı döküyor ultra lüks beyaz arabanın üzerine. Taner’e doğru yaklaşıp “bana bir bira borçlusun yakışıklı” diyor. Taner küçük bir kafa jestiyle ‘tamam’ diyor kafasında garip dövmeler olan kel ve eşcinsel tipe. Sonra heriflere bakıp “uzayın gencolar” diyor. Arabalarına bindikten sonra bağırıyor herifler “görüşeceğiz ulan, hepinizle görüşeceğiz.”

Müziği açıyoruz. Marjinal arkadaşlardan kimileri çok ilginç figürleri olan bir dansı icra ediyorlar. ‘Bira Hamallıktır’ yazan tişörtüyle on altıncı birasını içen Murphy “iyi yaptınız heriflere” diyor “geçen hafta gelip sudan yere olay çıkartmışlardı burada.” Taner, ortada yanan ateşin içine atıyor elindeki izmariti ve bana bakıp soruyor:

“Neyin var?”

“Hiçbir şeyim yok Taner.”

“Canın sıkkın gibi, neyin var?”

“Onu diyorum ya canım kardeşim, hiçbir şeyim yok. İşim yok, param yok, kadınım yok, huzurum yok. Sayayım mı daha?”

“Bunlara canını sıkma be şampiyon.”

“Bunlara canımızı sıkmayacaksak neye sıkacağız canım kardeşim, askerlikte geldi çattı. Askerden geldiğimde bir düzen kurabileceğimi bilsem koşa koşa giderim ama böyle bir şeyin mümkün olduğuna dair hiçbir ibare yok ortalıkta.”

“İş istiyorsan buluruz, kadın buluruz, para olduğu kadar, benim param senin paran ama huzuru bilmem şampiyon, sen pek huzur bulabilecek bir tipe benzemiyorsun.”

“Bugün herkes fazlasıyla psikolog, neyse siktir et, tadımızı kaçırmayalım.”

“Ben ne anlarım psikolojiden, ben gördüğümü söylüyorum sadece. Oya anlar ama, eğer herkes diye sitem ettiklerinden biri oysa onun söylediklerine kulak ver derim, neticede deli gibi okuyan zeki bir tip.”

“Taner, canım kardeşim bugünlük psikoterapi seansımız nihayete erdiyse biraz eğlenmek istiyorum.”

“Böyle alıngan davranma. Seni üzgün görmek istemiyorum, gittiğin yol yol değil. Eğlenelim, bugün, yarın, her gün eğlenelim ama bir iş tut, bir düzen kur artık.”

“Kuracağız canım kardeşim. Bir küçük şişe viski alalım mı?”

“Olmaz, ben daha fazla içmeyeyim, yarın ofise uğramam lazım öğlen, bir çorbacıya gidelim, sonra seni bırakayım.”

“Canım çorba istemiyor, eve gitmek hiç istemiyor, sen geç, ben biraz daha bir şeyler içeceğim. Sonrasına bakacağız.”

“Ulan var ya seni böyle tek başına bırakmak hiç istemiyorum, gözünü seveyim uslu dur. Bana kızmıyorsun değil mi kardeşim?”

“Ne diye kızacağım lan sana, çalışıp para kazandığın için mi kızacağım, git dinlen canım kardeşim.”

Taner’le sarılıp vedalaşıyoruz. Kara şimşeğe doğru giderken dönüp bana bakıyor. Bakışlarında sevgi var ama biraz da ‘değiş artık be adam’ diye ince ince sitem ediyor gibi. Kara şimşeğe biniyor, gaz verip bağırtıyor arabayı, daracık park yerinden aniden çıkıp gecenin karanlığına karışıyor, kentin ışıklarını çiğniyor, yıldızlara çarpa çarpa gözden kayboluyor. Ateşin başına geçip seyre dalıyorum uzayıp kısalan ahengi. Çocukluğum geliyor aklıma. Küçükken beni sobanın başından zor alırlarmış. Ateşi seyreder dururmuşum. Ateşe duyduğum bu tuhaf tutku bir gün az daha evi yakmama sebep olacakmış, beş yaşındaymışım, evde yalnız bırakmışlar beni, sobayı yakacağım diye uğraşırken yere düşürdüğüm yanan takvim yaprağı parkeleri tutuşturmuş. Büyüyen alevleri yangın tüpüyle söndürmüşüm, dedem eve geldiğinde kucağımda yangın tüpü, ortalık bombok olmuş vaziyette beni görünce başlamış gülmeye. Dedem, işin sonunda zarar gören bir canlı yoksa daima gülerek taçlandırırdı bu tip hasarları. Cana, yaşamaya ve yaşatmaya değer veren, hayatı seven bir tipti. Garip, ben yaşadığım bu olayı hatırlamıyorum, bana anlatıldığı kadarıyla biliyorum. İnsan ateşin içine düşer de hatırlamaz mı? Hatırlamıyormuş demek ki bazen. Oysa ben her şeyi hatırlamakla övünür dururum. Dalgın dalgın bunları düşünüyorum, o esnada gözüm orta yerde garip figürlerle dans eden Duru’ya takılıyor. Duru, nerden tanıyorum seni? Bir gece, tıpkı yine böyle küfelik vaziyetteyken mi tanışmıştık seninle. Önemli değil, asla önemli değil. Önemli olan tek şey aya doğru uzanan zarif bileklerin, önemli olan tek şey kendini bıraktığın alemde başını okşayan o gizemli el, önemli olan tek şey sen ve benim, önemli olan tek şey şu an. Üzerimize gökyüzünü örtüp, yumuşak bulutlarda sevişmeliyiz Duru. O usulca, kendinden geçmişçesine dans ederken yaklaşıyorum yanına, bileklerinden tutup kendime doğru çekiyorum, birlikte dans ediyoruz, her hareketimiz uyumlu, aynı ritmin insanıyız. Kulağına doğru eğilip fısıldıyorum “şayet bu geceyi atlatırsak o uzaktaki sahil kasabasına yerleşip çocuklar yapmalıyız.” Hafifçe kafasını sallayıp onaylıyor Duru, yüzümü saçlarına gömüyorum, gözümden yaşlar süzülüyor, sesler susuyor. Kalıp savaşacak hiçbir şeyim yokken bana bir savaş veriyor Duru. “Hooop!” diye bağıran bir bekçinin sesiyle kendime geliyorum. “Ne içtin sen böyle, kendinle dans edecek, haydi ayıl da evine yurduna uza” diyor ve yanındaki diğer iki bekçiyle gülüşüyorlar. “Siktirin gidin” diyorum. “Devletin bekçisiyle sinkaflı konuşma lan, keserim cezayı Allah’ıma kitabıma” diyor. Sırtlan sürüsü gibi sarıyorlar etrafımı. “Kadın katilleriyle, tecavüzcülerle, gaspçılarla uğraşın lan. Kendi kendine dans eden ruh hastalarıyla ne işiniz var, sırıtıyorsunuz bir de.” Mevzunun dallanıp budaklanacağını bütün sarhoşluğuma rağmen anlayabiliyorum. Küçük insanlara çok önemli olduğuna inandırarak bir takım yetkiler verirseniz olacağı budur. Güvenliği, nizamı, istikrarı bozanın siyasiler, para babaları, bizim adımıza karar verenler değil, dertlerinden yamyassı olmuş vatandaş olduğuna inandırılan bu üç dalkavuk canbazın ‘bize verilen emir bu’ diyerek yapabileceklerinin sınırlarını kestiremezsiniz. Kendi aklını devlet aklına teslim eden, buna da bir çeşit kutsiyet atfeden, çoğunluğu ele geçirmiş bir güruhla baş etmek, hele ki sarhoşsanız fevkalade zordur. Bütün bunların bilincinde bir şekilde bu üç sırtlanın arasından bir delik açıp koşmaya başlıyorum. Sarhoş olmanın en güzel yanı yaptığınız eylemin hakkını veriyor oluşunuz. Nefesim yetecek mi veya bacaklarım birbirine dolanmadan koşabilecek miyim gibisinden bir kaygıya kapılmadan, bir ceylan misali seke seke koşuyorum. Devletin aklına sarılan üç sırtlan beni yakalamayı beceremiyor. “Sizi leşçiler sizi” diye bağırıyorum koşarken.

Yokuşa varınca bir taksi çeviriyorum. Taksiye binip “sür” diyorum “nereye olduğunu söyleyeceğim.” Dikiz aynasından bakıp içinden küfrediyor taksici. Telefonu çıkartıp Yonca’yı arıyorum. Telefonun açılmasını beklemiyorken, ‘nasıl olsa açmaz’ rahatlığıyla ne diyeceğime dair hiçbir şey düşünmemişken pat diye açıyor telefonu Yonca. Sesim ürkek, yorgun ve kederli çıkıyor, bir nefes alıp toparlanıyorum. “Yonca, sana geliyorum, tenini dişlemek için” diyorum. Pis pis bakıyor taksici. Yonca, şen bir kahkaha atıyor, taksicinin kulaklarına kadar uzanıyor sesi “nerden esti?” Kısa bir süre düşünüp “nerden estiğini bilmiyorum ama bugün bütün rüzgarlar senin kokunu taşıdı burnuma” diyorum. Telefonda flörtleşip gereken tatmini elde etmesine izin vermeden “on dakikaya oradayım” diyerek kapatıyorum telefonu. Taksici dikizden bakıp biraz çekinerek “ağzın iyi laf yapıyor ağbi” diyor. Hafif gülümseyip “yazarım ben, ondandır” diyorum. “Ne tarafa gidiyoruz ağbi” diye soruyor taksici, “Hisar’a sür, Yangın Sokak” diyip yoldaki şeritleri seyretmeye dalıyorum.

Yonca’nın süt beyaz teninde kayboluyorum. Tabi sonsuza dek sürmüyor bu kayboluş. Yonca’nın yatağın diğer yarısını işgal eden büyük memelerine doluyorum kollarımı “Yonca” diyorum “hani derler ya insanı dinden çıkartırsın diye” susup cevap vermesini bekliyorum. Yonca, işveli sesiyle cevap veriyor:

“Evet derler, eee.”

“İşte sen bende öyle bir etki yaratıyorsun.”

“Dinden mi çıkartıyorum seni?”

“Yani bu konuda pek emin değilim, nihayetinde ben dinden çıkalı çok oldu, sen beni dine döndürüyor olabilirsin yavrum.”

“O halde sevap işliyor sayılırım.”

“Tabi, zaten benim tenim miraçtır Yonca, bana dokunarak fazlasıyla sevap işlemiş oluyorsun.”

“Anlamadım. Neden?”

“Ben kitapsız bir peygamberim Yonca. O yüzden bana ne kadar fazla dokunursan o kadar sevap kazanırsın.”

Yonca’nın çekiciliği beş dakikayı geçen bir sohbetin ardından mutlaka sona erer. Yonca’nın vücudunun yarattığı etkinin tam tersi istikamette bir etkiye maruz kalmak istiyorsanız dudaklarından süzülen bir iki cümleye kulak vermeniz yeter. İroni, hiciv, mübalağa gibi kavramlar Yonca için yok hükmünde. Kollarımdan kurtulup bana dönerek büyük bir ciddiyetle soruyor:

“Ciddi değilsin değil mi?”

“Hayır, gayet ciddiyim güzelim, dün gece bana vahiy indi. Çok sancılı ve zor bir sürecin ardından gerçekleşti bu hadise, yaşadıklarımı unutmak için biraz içki içtim ve sana gelip bunu paylaşmak istedim.”

“Ama sen biraz önce inançsız olduğunu söyledin.”

“Evet Yonca, Allah bir ateisti peygamber kılarak bir mesaj vermeye çalışıyor.”

“Yine benimle alay ediyorsun değil mi?”

“Elbette güzelim. Ama sana söz veriyorum bir gün bana vahiy gelirse mutlaka sevişerek kutlayacağız.”

“Niye böyle yapıyorsun? Niye sürekli alay ediyorsun?”

“Yaşamak için.”

“Nasıl yani?”

“Basbayağı, alay etmezsem yaşamaya nasıl devam ederim? Her şey bu kadar acı, kişiliksiz, köhne, çürümüş ve kirliyken yaşamaya devam etmek için alay etmekten başka bir şansımız var mı?”

“Bazen söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum ama haklı olduğunu hissediyorum.”

“Haklıyım Yonca, bir peygamber kadar haklıyım.”

Yonca’nın sıcacık koynundan ayrılıp yola koyuluyorum. Gün ışımak üzere, adımlarım yeni bir günün telaşına kapılmış, hızlıca yürüyorum. Eve gideceğim, uykuya dalacağım ve her şeyi, bütün gece yaşadıklarımı unutacağım fakat bir şeyleri unutmamış birileri var hala. Sokağın köşesinden caddeye çıkıp bir taksi çevirmeye niyetliyken önümde siyah bir araba lastiklerini yakarak duruyor. İçinden dört kişi fırlayıveriyor. İkisini bir yerlerden tanıyorum. Keşke hiç tanımasaydım. Tepemde yumruklar, sopalar patlıyor. Hayatımda yediğim en seri dayağı yiyorum böylelikle. Bizim bilekte pantolon giyen heriflerin içinden intikam aşkıyla yanıp tutuşan bir Edmond Dantes çıkıveriyor. Acıyı hissediyorum, kırılan kemiklerimin sesini dinliyorum, kırılan onurumun sesini. Sonra bütün sesler kesiliveriyor.

Gözlerimi açtığımda Taner’i görüyorum, gözleri yaşlı annemi görüyorum, babamı görüyorum, hızlı adımlarla beyaz parkeyi tartaklıyor. Seslerini işitiyorum belli belirsiz. Gözlerimi kapamak geliyor içimden, derin ve uzun soluklu bir uykuya dalmak… Uyandığımda bir cennet bahçesinde olmanın hayaliyle kapatıyorum gözlerimi, kaçmak için kapatıyorum gözlerimi, kaçmak istiyorum kendimden.

Yorum Yap

Yorum Yap