1. Ana Sayfa
  2. Öykü
  3. Halüsinasyon

Halüsinasyon

Halusinasyon

“O gece yazdım; sadece yazdım. Ne anlattığımın pek farkında değildim; kustum evet, tam olarak yaptığım buydu. Hayatı hayata kusuyordum; ölümlü olduğumuza dair bir dinginlik her yeri ve her şeyi kapladı. Yok, en güzel meyveydi; tadı, kokusu, oluşu bambaşkaydı. Kendimi kandırmayacaktım. Arada bir Mihail’e bakıyordum, yazdığım masanın üzerinde yayılma biçimleri isimli bir eylem dizisi gerçekleştiriyordu. İkimizin aynı dünyada olması, aynı zaman dilimini paylaşıyor olmamız, birbirimizi bulmamız muhteşem bir şeydi ve hiçti. Bu seviştiğimiz insanlar, seviştiğimiz acılar, seviştiğimiz anlamlar açısından da bir ve aynı şeydi. Bunların hepsini yazarken anladım; yalnızlığın, sessizliğin, evrenin, kaygının ve kurgunun şeyleri tanımlamak için ne denli çaresiz ama ne denli gerekli olduğunu kavradım. Gereklilikler çaresizliktendi. Gözlerimi kapadım bir anlığına, yazının başında kapadım gözlerimi. Mihail’le uçsuz bir denize baktığımızı düşündüm. Benim ve sevdiğim kadınların başkalarından başka zamanlarda aldıkları hazzı düşündüm; acının neden bir tanışıklık duygusuna eşlik ettiğini düşündüm. Mihail denize girdi, yüzdü. Ufuktaki güneşe kadar yüzdü ve geri geldi. Sadece onun bana geri döneceğini düşündüm; dünyada ve dışında dünyanın. Sonra gözlerimi açıp yazı masasının başında insanın kendini dünyanın savunmasız bulduğu o anlatılamaz haklılığı hissettim. Bir olmayan olarak, bir başka olmayana nasıl bağlandığımı korkuyla fark ettim. Mihail yüzümü yaladı ve masanın üzerinde gerinip yayıldı.”

 

                                                                                                                                             Proleterler İçin Patafizik Dersleri- Onur Akyıl

İki eliyle sıkı sıkıya kavradığı kahve fincanını havaya kaldırırken bağırdı “yeni bir cemiyet kuruyorum.” Ülker’in bağırtısı ile sıçrayarak uyanan Cenk yorgun gözlerini ovuşturdu. Oturduğu tekli kanepeden kalkan Ülker, Cenk’in uzandığı üçlü koltuğa kadar sıçraya sıçraya gitti. Bu sırada elindeki kahve fincanından yere tek bir damla kahvenin dökülmemiş olması büyük bir mucizeydi. Cenk’in üstüne atlarcasına bir hamle yapıp kanepenin kenarına patırtısızca yerleşti. Böylesine ani hareketleri bu kadar becerikli bir şekilde nihayete erdirebilmesi her seferinde Cenk’i şaşırtıyordu. Kahvesinden kocaman bir yudum alıp boğazını temizledi ve söze girdi:

-Sana diyorum! Yeni bir cemiyet kuruyorum.

-Yine mi?

-Evet ama bu sefer diğerlerinden bir hayli farklı olacak.

-Bu sefer nasıl olacak?

-Bu sefer cemiyete katılım koşullarımız çok daha katı kurallardan örülü olacak. Örneğin ileri derece deliliğin yanı sıra bu cemiyete katılmanın olmazsa olmazları şöyle olacak; aşırılık birinci kural, yapılan her eylemde uçsuz bucaksız bir aşırılık söz konusu olmalı, bir diğer önemli mesele katılımcılar mutlak halüsinasyon görüyor olmalı, katılımcıların yer yer kendi kendileriyle konuşuyor olmaları da lazım, duvarda görülen garip şekiller üzerine düşünüyor ve bununla ilgili ateşli tartışmalara girişiyor olmaları da gerekiyor, günde iki öğünden fazla yemek yememeleri ve görsel algı düzeylerinin yüksek olması gerekiyor. Sanırım bunların dışında Oğuz Atay okumuş olmaları da bir hayli belirleyici olacaktır. Büyük hırslardan azat olmaları da önemli, karanlığa karşı bir sempati beslemeleri, arsızlıkta çıtayı arşa çıkartmaları da gerekiyor elbette. Yorulmak bilmez bir yaşam enerjisine sahip olmaları, ironinin şehvetinde boğulmaları ve tekinsizlikten garip bir haz duymaları da önemli. Sanırım şimdilik bu kadarı yeterli.

-Bir hayli şart sıraladın, katılımcıların AB ile müzakere yaparcasına titiz olması gerekecek.

-Bilmiyorum, sadece burada daha fazla deli taklidi yapan şair ve bohem görmek istemiyorum o kadar. Görmek istediklerim esaslı deliler. Çünkü Rigaut’un dediği gibi: “Siz hepiniz şairsiniz, bense ölümün tarafındayım.”

Ülker, kuruyan boğazını ıslatmak için bir yudum kahve içti. Cenk, Ülker’in konuşmasının ardından uykunun zihnine vurduğu prangayı üzerinden attı. Ülker’in kolunu tutup kendine doğru çekti, şımarık bir çocuğu andırırcasına bir ifadeyle Cenk’in yanına bıraktı gövdesini Ülker. Cenk, Ülker’in saçlarına doğru uzattı burnunu. Ülker’in saçlarında uykuya tekrar dalacağı o aşina kokuyu aradı Cenk. Koklamak, dokunmak, öpmek… Uykudan ziyade uykusuzluğu, ölümden ziyade ölümsüzlüğü, gürültünün içindeki sessizliği çağrıştırdı her ikisine de. Dudakları birbirine kavuştu, nemli, iştahlı dudakları… Ülker’in boynuna kenetlenmiş dudaklarıyla Cenk, vahşi bir hayvanı andırıyordu. Ülker, hafif hafif inilderken “keşke yeniden doğabilseydik” dedi. Cenk’in ne yeniden doğmaya ne de ölmeye niyeti vardı, en azından bir süreliğine, dudaklarının arasında Ülker’in göğüsleri ve zihninde çağlayan bir şelalenin sesi…

Birbirlerine karıştıkları sırada zilin ıstırap veren sesi çınladı kulaklarında. Duymazlıktan geldiler ve ıslak dudakları tekrar birleşti. Zil tekrar çaldı. Cenk, homurdanarak yumdu gözlerini. Umursamadılar, Cenk’in dudakları Ülker’in kulak memesinden boynuna doğru indi. Zil, bir daha çaldı. Cenk, terleyen alnına götürdü ellerini, ayaklarıyla üzerindeki örtüyü ittirdi. Zil, yine yeniden. Cenk, Ülker’in göğüslerini aldı avuçlarının arasına, Ülker’in iniltisi ve zilin sesi birbirine karıştı. Cenk’in teninin Ülker’in tenine her çarpışı kapıya atılan hoyratça bir yumruğa denk geliyordu, ve yumruklara eşlik eden zilin kahredici sesi…

Cenk kafasını yastığa gömdü, sarıldı yastığa. Zil, çığlık çığlığaydı. Cenk’in gözleri aralandı. Görmeye, anlamaya çalıştı ne olup bittiğini. Zil çalmaya devam ediyordu. “Ülker” diye seslendi odanın içindeki boşluğa. “Zil çalıyor” diye mırıldandı. Güneşin ışıkları sehpaya düşüyordu. Gözlerini açıp yavaşça doğruldu yerinden. Kapıya doğru ilerledi ayaklarını sürüyerek. Zil, durmamacasına çalıyordu. Kapıyı açtı, şimdi sıra gözlerini açmaktaydı. Yarı aralık duran gözleriyle süzdü karşındakini. Kapının eşiğinde duran Ertan’dı. Cenk’in kardeşi. Ertan, abisini baktı kederle. İçeri girdi, yüzüne birazdan dağılacak sahte bir tebessüm yerleştirerek konuştu:

-Ne derin bir uykudaymışsınız Cenk Bey!

-Uyku hapı içtim. Böyle sersemletiyor işte insanı.

-Yine mi hap içtin? Neyse, ben sana bir kahve yapayım kendine gel, sonra şöyle bir turlamak için dışarı çıkarız.

-Ertan, dışarı çıkmak istemiyorum!

-Neden ağbi? Neden bu kadar diretiyorsun? Ülker’in yasını daha ne kadar tutacaksın ağbi!

-Sonsuza kadar tutacağım Ertan!

-Acınla aşk yaşamaya başladın ağbi. Aradan neredeyse bir buçuk yıl geçti. Bir buçuk yıldır bu evden kafanı çıkartmadın. Bunu ne kadar sürdüreceksin ağbi!

-Ertan, benden ne istiyorsun?

-Ağbi, ben senden bir şey istemiyorum, seni istiyorum, eskiden olduğu gibi gülmeni istiyorum. Yaşadıkların çok zordu ağbi, biliyorum, bunları konuştuk ama sen kederi yüklenmeyi bırakmıyorsun ki ağbi.

-Nasıl bırakayım lan! Her yerde Ülker’i görüyorum. Rüyamda görüyorum, televizyonda görüyorum, salonda gezinirken görüyorum, sesi hep kafamın içinde dolanıyor. Yüzündeki o bilge tebessümü görüyorum duvarlarda. Bana kitaplar okuyor, şiirler okuyor, salonun orta yerine tuvali yerleştirip resimler çiziyor, her sabah kahvesi elinde yeni yeni fikirler anlatıyor. Bazen delirmekten korkuyorum, sonra böylesi bir delirmenin akıllıca yaşamaktan bin kat daha iyi olduğunu fark ediyorum. Söyle bana Ertan, dışarıda bunlardan daha görülesi bir şey var mı?

Cenk ağlayarak kanepeye çöktü. Ertan başını öne eğerek ağbisinin acısına bir kere daha saplandı. Ne diyecekti? Hıçkırıklar içindeki abisinin dağınık, birbirine karışmış saçlarına, sakallarına baktı. Kafasını avuçlarına gömmüş olan Cenk’in gövdesi o denli sarsılıyordu ki ağlarken, içinden yeni bir Cenk çıkacak sanılabilirdi. Ertan, yeni bir söz söylemenin gereksiz olduğunun bilincindeydi fakat ağbisini bu halde izlemenin verdiği acıyı yalnızca konuşarak def edebilirdi başından.

-Ağbi, bari başka bir eve taşın, ne dersin?

-Taşınayım Ertan, sanki gittiğim yere kafamın içindekini götürmeyecekmişim gibi, taşınayım.

-Burada anılar seni boğar ağbi, hem ne demişler tebdili mekanda ferahlık vardır.

-Vardır Ertan, hem yeni eşyalar alırız, yeniden dekore ederiz evi.

-Evet ağbi, süper olmaz mı?

-Bak Ülker’in ölü bedenini ben bu üçlü koltuğun üzerinde buldum. Şu sehpanın üzerinde yığınla hap, yığınla içki şişesi vardı. Bütün bunları görünce yine şaka yapıyor, yine beni korkutup sonra benimle dalga geçecek sandım fakat bu sefer şakası yokmuş. Bunların hepsini atalım Ertan! İçimizdeki bütün sıkıntıyı giderecekse, Ülker’in ölü bedenini gözümün önünden silecekse bunların hepsini atalım. Şu kitaplıktaki kitapların hepsini de yakalım. Şu bardakları duvarlara çalalım Ertan! Sahi bütün bunların ardından Ülker’in kokusu sinen derimi de kazır mıyız? Kafamın içinden beynimi söküp alır mıyız Ertan? Yaparız Ertan! Yeniden başlarız. En onulmaz denen acılar bile unutulup gider, değil mi Ertan? Seni de anlıyorum Ertan. Endişelisin. Belki kendime bir zarar vermemden belki de bunu becerecek cesaretim olmadığı için sürdürdüğüm bu depresif oyunun asla nihayete ermeyecek olmasından dolayı endişelisin. Her ikisi de yeterince can sıkıcı Ertan. Bana bakınca gördüğün şeyi biliyorum Ertan. Kocaman bir yıkıntı görüyorsun fakat beni seviyorsun Ertan. Acı çekiyor oluşumu da seviyorsun. Acıya gösterdiğim sadakat sana yiten birtakım değerleri savunacak cesur insanların varlığını ispat ettiği için beni saygıyla karışık seviyorsun Ertan. Deliliğe bu denli yakın oluşumu da seviyorsun değil mi Ertan? Yoksa bunların hepsinin bir oyun olduğunun farkına vardığın için benden tiksiniyor musun? Acımın kendi özgünlüğüme dair bir kanıt olduğunu düşündüğümü mü düşünüyorsun Ertan? Okuduğumuz okullar ve aldığımız diplomalar bana fena halde bunu böyle düşünmemiz gerektiğini düşündürüyor. Psikoloji ve iktisat. Sen verimliliğin ilkelerini öğrendiğin için mi benden çok daha rasyonel bakıyorsun hayata. Yoksa zaten hayata yeterince rasyonel baktığın için mi iktisat okudun Ertan? Benim gibi sonsuza dek sorular soracak bir budala olmak yerine çözümler üreten bir budala olman hayatını daha yaşanılır kılıyordur mutlak Ertan. Ben oradan oraya gezinerek kendime her geçen gün daha da kaçınılmaz gelen intiharı geciktirmeye çalışırken sen hayatın maddi koşullarına dair başarılı tahlillerin gereği para biriktiriyordun. Hayır, seni kesinlikle yargılamıyor bilakis böylece doğru olanı yaptığını söylüyorum. Tabi bunu söylerken yaptığın eylemin benim için ne kadar mide bulandırıcı olduğunu düşündüğümün üzerine bir perde çekecek bütün jest, mimik ve ses oyunlarına başvuruyorum. Ertan, sustur beni! Hayat olan hıncımı senin üzerinden çıkartmaya mı çalışıyorum şimdi ben? Ertan, Ülker’i ölü bulduğumda kendimi asmalıydım. Fakat oyunun sonunda ne olacağına dair merakım beni hep yaşamaya ikna ediyor. Ölüme hiç aç değilim Ertan. Sen beni büyük bir ciddiyetle dinlemeye devam ettikçe sana duyduğum tiksinmenin katsayısı artsa da bu oyun benim intiharımla son bulmayacak. Yüzündeki, yüzünüzdeki o ciddiyet maskesini nasıl kaldıracağım bilmiyorum. Oysa Ülker yalnızca olduğu kadar ciddiydi. Göz kapaklarını kırpıştırırken birbirine takılan kirpikler kadar ciddiydi. “Ciddiyet, zihnin kusurlarını örtmek için bedenin başvurduğu esrarengiz bir tutumdur” desem, bunun hangi kitaptan bir alıntı olduğunu tahmin edebilir misin Ertan? Edemezsin, çünkü sen yalnızca ihtiyacın doğrultusunda ihtiyacın kadar okursun değil mi? Yıldızların yüzeyi, James Joyce’un sapkınlıkları, resiflerde bulduğu bir balığın solungaçlarındaki renklerin esiniyle yaptığı resimle ünlenen ressamın kim olduğu seni ilgilendirmez. Oysa hayat zaman zaman o abuk sabuk detaylarda gezinir ama sen yalnızca ihtiyaç duyduğun detaylara kucak açarsın değil mi Ertan? Sesimi yok et Ertan. Yerin en derinine göm sesimi. Kendi sesini sürekli duyuyor olmanın ne kadar zor olduğunu bilmiyorsun Ertan. Peki ya Ülker’in sesi? Keşke Ülker benim iç sesimi seslendirseydi. Ertan ne olursun sustur beni! Ertan! Ülker! Ülker, nerdesin? Ertan! Ertan!

Ertan, Cenk’in sesini duyup hemen yanına koştu. “Ağbi, iyi misin? Cenk, rüya gördün, sadece rüya.”

Cenk gözlerini açınca Ülker’in ölümünün de sadece bir rüyadan ibaret olmasını istedi. Yeni taşındığı dairede uyuduğu ilk uykusundan böylece uyanmıştı. Ertan, “evet, her şey tamam, ben şimdi bizimkilerin yanına gidip nevresim, temiz çarsaf falan getireyim” diyerek kalktı. Cenk, yeni dairesine alışmak için biraz evin içinde dolanmak üzere ayaklandı. Ayağa kalkmışken Ertan’ı yolcu etti. Dairenin kapısı kapanıp evin ıssızlığı büyüyünce Cenk’in içine büyük bir sıkıntı çöreklendi. Mutfaktan gelen bir takırtı sessizliği böldü. Cenk’in gözleri ışıldadı, titrek sesiyle seslendi “Ülker.”

Yorum Yap

Yorum Yap