1. Ana Sayfa
  2. Öykü
  3. Güneş

Güneş

Gunes

Gömleğini çekiştire çekiştire kahkaha atan yüze büyük bir sıkıntı ile baktı İsmet. Asla bulunmaması gereken bir yerde olduğunu sezinleyen küçük bir çocuk gibi irkildi. Kahkaha dinmeye yakın, kendini toparlayıp yüzüne bir tebessüm konduruverdi. Attığı kahkahanın ardından gözleri nemlenen Feruh ‘ya işte böyle anlayacağınız’ derken rakı şişesine davrandı. Bardakları doldururken ‘ulan biz size pabuç bırakır mıyız?’ diye söylenip masadaki diğer iki kişiye baktı. Feruh’un yanında oturan Niyazi onaylarcasına kafa salladı. Kadehler dolarken sigarasına davrandı herkes. İsmet, bir yandan sigarasını tüttürürken bir yandan ‘bok vardı bu kadar içecek’ diye geçiriyordu aklından ‘hadi bunların tuzu kuru, iş yok güç yok, dert yok tasa yok, sana ne oluyor da içiyorsun bu kadar.’ Gece sabaha dönmeden bir an önce gidip uyumanın hasreti sarmıştı İsmet’i. Çalışacağı sıkıntılı saatlerden ve kalkıp gitmekten başka bir şey düşünemez oldu. Feruh kadehleri doldurdu. Sırtını yaslayıp anlatacağı yeni hikayeye esaslı bir girizgah yapmayı tasarlıyordu. Niyazi, ortalıkta gezinen kediye bakıp duruyordu, gözlerinde büyük bir bönlük ve anlamsızlık vardı. Kafası pek çalışmazdı. Feruh, boğazını temizleyip söze girdi. Belki onlarca belki yüzlerce defa anlattığı belli olan bir hikayeyi başladı tekrar anlatmaya. Bir kahkaha daha patladı hikayenin ardından, pek mecali kalmayan kollar bir kez daha kadehe davrandı, içilen her yudum daha acı gelmeye başlamıştı artık. İsmet, kolundaki dede yadigarı saate dikti gözlerini. Saatin akrebinden, yelkovanından bir umut arandı gözleri. Karşısındaki adamlara baktı belli belirsiz. Masaya, kadehlere, pilakiye, karpuza, eski kaşara, barbunyaya… ‘Ben gideyim artık’ diyerek ok gibi doğruldu yerinden İsmet. ‘Bizde kalkalım’ dedi Feruh. Niyazi’yle kalmak pek işine gelmemişti. Vedalaşıp dağıldılar. İsmet eve vardığında üstünü başını değişmeden yatağa bıraktı gövdesini. Vücudunda, aklında, ruhunda büyük bir yorgunluk vardı fakat kafasının içinde susmak bilmez bir ses bütün yorgunluğuna meydan okuyordu. Sağına soluna dönenip durdu bir süre, baktı olacak gibi değil doğrulup bir sigara yaktı. Hayat ne kadar anlamsız diye hayıflandı içten içe. Böylesi anlarda çok tedirgin olurdu. Cevabını bulamadığı onlarca sorunun yükü omuzlarını düşürür, yüzünü çatar, kemiklerini sızlatırdı. ‘Ah bir parayı bulsam’ diye geçirdi içinden, o vakit huzuru bulurdu belki. ‘İnsan ne acayip mahluk’ diye düşündü, ‘sıkıntısını giderecek sahte bir saadeti bulmakta hiç zorlanmaz.’ Kafasını yastığa gömüp hüngür hüngür ağlasa, ah bir ağlasa ferahlayacak sanki. Veya bir dua etse, yalvarsa, yakarsa… ‘Madrabazlık böylesi’ diye mırıldandı. Yarın iş vardı. Uyumak lazım gelirdi. Bütün bunları kendine telkin ederek gözlerini bir kez daha kapadı. Gözlerini kapayınca ihtiyarlamış, yılgın bir yüz beliriverdi karşısında. Gördüğü yüz 30 sene sonraki kendinden başkası değildi. ‘Ah’ diye iç çekti ‘bir parayı bulsam, karın tokluğuna yaşamaktan bir kurtulsam.’ Yeniliyordu uykuya. Keyiflendi, ‘uyursam geçecek.’ Topu topu üç saat uyuyacağı gelince aklına bir kez daha kaçtı keyfi. ‘Şimdi üç gün uyumak vardı.’ Zaman, ona en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda öylesine hızla akıp gider ki, bu nankörlüktür bizi çileden çıkartan. İşte cıvıl cıvıl bir yaz sabahı, işte kuşlar, işte güneş, işte yeşilin zarafeti. İsmet, yüzünü yıkadıktan sonra aynada yorgunluğunu görmekten korkarak havluya sarılıp silindi hemen. Ağzının buruk tadını alsın diye bir sigara yaktı. Midesi bulanmasına rağmen derin derin nefeslendi sigaradan. Ayaklarına ayakkabılarını geçirip sokağa çıktı. Işığa yavaş yavaş alışan yorgun gözleri yuvalarında kımıl kımıldı. Üzerindeki halsizliği defetmek için bir ıslık tutturdu, sonra bir türkü mırıldanmaya başladı. Her gün işe gittiği bu bilindik yol garip bir güven verdi İsmet’e. Adımları sertleşti ve hızlandı. Bedeninin diriliğini ve kudretini hissetti; sesinin ahengini, sert, gür saçlarının güneşin altında nasıl parladığını… ‘Şükür’ dedi ‘sağlığım yerinde, demir gibiyim alimallah!’ Bir süre sonra tekrar ‘insan kendini kandırmada nasıl mahir bir mahlukat’ diye geçti aklından. Güçlü adımlar ürkek bir ceylanın adımlarına bıraktı kendini, sesi çatallaştı, saçları ölgünleşti… Ama güneş en sevgi dolu kollarıyla okşuyordu dünyayı, yılmak olmazdı.

Yorum Yap

Yorum Yap