1. Ana Sayfa
  2. Kritik
  3. Göl İnsanları

Göl İnsanları

Göl İnsanları Kemal Tahir’in 1955 yılında yayınlanan ilk öykü derlemesidir.

Kemal Tahir

Göl İnsanları Kemal Tahir’in 1955 yılında yayınlanan ilk öykü derlemesidir. Kitapta, hapishanede edindiği bilgi ve deneyimlerin ışığında köy hayatına ilişkin Marksist bir çerçeveden kaleme aldığı sekiz adet öykü yer almaktadır. Tahir’in bu çalışması daha sonra yazacağı başyapıtları müjdeler niteliktedir. Feodal ilişkiler, köylünün ahlaklılığı ve ahlaksızlığı, toplumsal kastlar ve bütün bu şartlar içinde tüm gerçekliği ile insanın anlatıldığı bu öyküler Türk Edebiyatı ve Toplumcu Edebiyat için birer mihenk taşıdır.

Kemal Tahir Gol İnsanlari

Nazım Hikmet, “Göl İnsanları” için 1941 yılında Kemal Tahir’e yazdığı mektupta şöyle demektedir; “Gazetede senin ‘Göl İnsanları’ için yapılan reklamı okurken dünyaya bir çocuğumuz gelmiş gibi mağrur ve bahtiyardık. Sen, bana fikri imtidadın zevkini verdin. Düşündüğüm, hazırladığım bir sürü sanat rüşeymlerinin sende inkişafı, benim ömrümü senin ömrünce uzatacak. Çok yüksek bir yere çıkıp haykırmak istiyorum: “Şu Göl İnsanları’ hikayelerini yazanı biliyor musunuz? Daha ne güzel, ne güzel şeyler yazacaktır, ve hepsinin içinde, temelinde benim tohumlarım var.”… Senden o kadar defa dinlediğim, adeta birçok satırlarını başlarken sonunu getirecek kadar hatırladığım ilk hikayeyi, yine büyük bir lezzetle, iştiha ile ve gururla okuyorum… Hiç endişeye düşme, Göl İnsanları Türk Edebiyatının en güzel dört hikayesi olarak kalacaktır.”

Nazım’ın yazdıklarında ikilinin dostluğunun tesiri mutlak suretle okunmaktadır fakat Kemal Tahir’in bu eser ile bir başyapıt ortaya koyduğu da hakikattir.

İlk dönem eserlerinde Nazım Hikmet’in Kemal Tahir üzerindeki tesirleri çok net gözlenmektedir. Göl İnsanları da Kemal Tahir’in Nazım Hikmet etkisinde yazdığı hapishane romanlarından biridir. Kemal Tahir’in Göl İnsanları’nda henüz kendi dönemindeki toplumcu romanla yazınsal bir mücadeleye girmediğini söylemek mümkündür. Yazarın hâlihazırdaki toplumcu gerçekçilik anlayışının çıtasını yükseltme isteği yazdıklarında gözlemlenebilir.

Kemal Tahir’in yerini belirleyen esas durum, romancılığı süresince yaşadığı gelişim ve değişim sürecidir. Bu değişim, Kemal Tahir’in tarihsel perspektiften yazılan bir roman anlayışına evrilişi ve nihayetinde ‘Devlet Ana’ romanının ortaya çıkışına dek uzanır. Sol çevreler tarafından dışlanmasına sebebiyet verecek olan, bu değişen yaklaşımı olacaktır.

Marksist roman teorisine göre “roman kahramanı başlangıçta bilgisizliği, deneyimsizliği, masumiyeti nedeniyle gerçeklik hakkında yanlış inançlar besler, daha sonra geçirdiği deneyimler sonucu bu yanılsamadan uyanır. Sınıf ayrımının, paranın büyük rol oynadığı burjuva dünyasının kirli ve pis gerçekliğini öğrenir. Bu bilinçlenme ve olgunlaşma süreci gerçi bir anlamda kişiseldir ama yazarın yansıttığı gerçeklik toplumsaldır. Kimi zaman yazarın tavrı eleştireldir ve ilerici bir yönü vardır.”

‘Göl İnsanları’ bu tip kahramanlara yer vermektedir. Burada toplumsal dramı bütün yalınlığıyla ortaya koyup, zaman zaman bunu değiştirmek için mücadeleye girişen insanlar resmedilmekle beraber, bu mücadelenin Marksist roman teorisinin formülasyonunun izleğinde kaldığı rahatlıkla söylenebilir.

İlerleyen süreçte yazdığı romanlarda toplumun dramını işlemek istediğinden, tarihî olarak kırılma zamanlarına odaklanan Kemal Tahir bu sayede bireylerin silikleştiği toplumun macerasının ön plana çıktığı kurgular inşa eder.

Kemal Tahir’in romana yaklaşımındaki bu değişimin sebebi sürekli sorgulayan, okuyan ve araştıran bir beyin olmasında yatmaktadır. Tahir’in edebiyata yaklaşımını irdeledikten sonra gelelim ‘Göl İnsanları’na.

***

13 yılını hapishanede geçiren muharririn yapıtlarında hapishanede dinlediği hikayeleri yeni bir yorum getirerek ince ince işleyişini görürüz. Köylü halkın anlatılarına, bilgeliğine, cehaletine, zorbalığına, ahlaksızlığına, boyun eğişine ve direnişine tanık oluruz.

Tahir diyalogları bütün gerçekliği ile döker kağıda. Bu gerçekliğin içine halk söylencelerini ustalıkla serpiştirir. ‘Göl İnsanları’ adlı öyküden bir diyalog; “-Öyle ya, toplarlar. Terkos gölü evvel eski var mı dersin? –Yok canım… Terkos gölü yenidir, ihtiyarlar buranın serencamını anlatırlardı: Vaktiyle gölün yeri düzlük, ovalıkmış. Ortasında bağlı bahçeli, davarı sığırı saymakla tükenmez büyük bir köy varmış. –Ne olmuş? Su mu basmış?  -Su başmış. Allaha asi olmuşlar. Namusu hayayı unutmuşlar. Bir gece, yatsı vakti köye yeşil sarıklı bir hoca gelmiş. Milleti hak dinine davet etmiş. Hocayı misafir etmişler. Yarı gecede yanına, on dört yaşında güzel mi güzel, bir kız göndermişler. Hani baştan çıkarsın, diye. Yeşil sarıklı hoca sabaha kadar tespih çekip dua etmiş, dayanmış. Lakin horozlar öterken şeytana uymuş, elini kızın şalvarına götürünce, bir top patlamış, sular: “Gürrr!” diye boşalmış, köyü basmış. Kırk gün, kırk gece yağmur yağmış; köyden, hayvan olsun, insan olsun, bir can kurtulmamış. Bahar üstü hava açık olursa, suların beyaz dibinde köyün beyaz minaresini gören olur. Bundan başka, bazı bazı horoz sesleri duyulur, dağ, taş çınlar. Sarıca köy yok? Eskiler: “Batan köyün gurbete gezenleri gelip kurdu. Mezhep genişliği oradan kalmadır” derler.”

Öyküde bir ahlaki ve toplumsal çürümenin izi sürülmektedir. Köylülerce bu yozlaşmanın müsebbibi köye kurulan fabrikadır. Köye kurulan fabrikanın işçileri, kocaları gurbette olan köylü kadınlarla yatmaktadır. “Hepsi değilse de, Ayşe’nin herifi karısının yediği haltı bilir. Köy, baştan ayağa bozuk diyemem, lakin çoğu bu yoldadır. Eskiden burası böyle değildi. Fabrika açıldı açılalı, büsbütün azdı karılar. Fabrikaya bir sürü bekar amele geliyor. Şurada kurtarma birlikleri de var. Para bol, karı kıt! Önce oynak dulları baştan çıkardılar. Köy nikahı, hoca duası derken eloğlu birkaç ay içinde başından atıveriyor. Sonra sonra gelinler, körpe kızlar başladı. Koca karılar bir ikisini mühendislere götürü götürüverdiler. Yavaş yavaş köyün mezhebi bütün bütün genişledi. Para bu, adamda, din, iman, namus komaz. Baksana ellişerden bir lira verdik. Dört rençber yevmiyesi…”

Öykülerde diğer önemli husus ise ‘erkeklik kurguları’dır. “Kovulduğu yere gitmek, ite mahsustur.

Kendini bilen erkek tükürdüğünü yalamaz. Elin ekmek tuttukça çalışırsın. Vücuttan düşersen devletin bu kadar hastanesi var. Birine sokulur, ölür gidersin…”

Köylülerin birbiri ile iktidar savaşının bir ürünü olarak güçlü erkeğin namını yücelten “mertlik, delikanlılık” vurguları metinlerde daima yer alır.

Genç erkek yeğenine sübyancılık eden işverene meydan okuyan Hamdi, ve Kuvayı Milliye saflarında çetecilik etmiş işvereninin arasında geçen diyalog bu güç savaşının ifadesidir: “Kaptan yavaş yavaş Hamdi’ye döndü: -Sen bir şey çalmaz mısın? –Ben çalmasını bilmem. –Git işine… Bir zaman başını sallayarak güldü: -Çerkes olur da çalmasını bilmez mi? Çerkesler toptan at hırsızı olurlar, at da çalmadın mı sen? –Çalmadım. –Sizi bilirim, domuz gibi inatçı olursunuz. Çetecilik zamanında, Karabiga taraflarında bir Çerkes köyü basmıştım. Halifecilik ediyorlardı. Şöyle, gerine gerine verdim kurşunu…

-Bizim millet cahildir. Halifenin fermanını okudular. Sahi zannettik. –Yoksa, sen de Kuvayı İnzibatiyeden miydin? –Hayır, ben o sıralarda ufaktım. –İyi kurtulmuşsun satırdan… -Öyle oldu. Hamdi, kaşlarını çatmış, yere bakıyordu. Kaptan rakı içti. Bıyıklarını çekiştirdi: -Hamdi, iyisin hoşsun, gayretli çalışırsın, ama üstüne vazife olmayan işlere de karışırsın. –Ne gibi? –Salih’i köyüne götürmüşsün. –Götürdüm. –Sen bana sormadan işçime nasıl yol verirsin? Salih bize akraba da olur. –Oldu bir kere kaptan, açma bunun lafını… Sonra… Yarın konuşuruz. –Ulan! Yüz verdikse, astar mı istiyorsun? Aklını başına topla, at hırsızı… Bana Şerif Kaptan derler. Ben adamın gözünü patlatırım…”

***

Kadının yeri ve alınır satılır bir malmışçasına kurgulanışı metinlerde hep karşımıza çıkar. Kadın bir biçimde ‘tekinsizlik’tir. “Ya aldatırsa ya orospuluk ederse” kaygısı daima öykülerdeki erkeklerin içini kemirmektedir. Kadınlar büsbütün güçsüz değildirler, cinsellikleriyle gücü ellerinde tutma becerisine de sahip oldukları işlenir. Fakat buna rağmen gönlü razı değilse bile kadın kaçırılıp evliliğe zorla razı edilir. “Çoban Ali” adlı öyküde Ali arzu ettiği kadın için babasının istediği başlık parasını ödemiş, daha sonra aile ve kız bu evlilikten vazgeçince ağanın oğlu kızı çoban Ali için kaçırmıştır. Jandarmayı ikna edip evliliğin yolunu yapmak pek zor olmamıştı.

“-İşte o rezil… Bizim ana tarafından akraba tarafından akraba da olur. Marttan önce, kızı satmaya razı idi. Altmış kayme başlık, elli hak ekin verilecekti. Rıza Bey, yirmi lira para, on beş hak ekin yolladıydı. Üst tarafı düğünde verilecek… -İyi imiş… -Kamil caymasaydı, iyi idi ya… Caydı alçak… Bakalım, çiftliğe dönersek, ne yapacağız? –Karı uğruna belaya girme sakın? –Bakalım artık… Kadere…”

Önerilen Yazı
Bu Yaz Döneminin Merak Uyandıran Yeni Dizileri

***

Din, Marksist anlayış içerisinde sömürünün araçsallaştırılmasının bir yoludur. Kemal Tahir, paragöz ve dindar bir karakterin bu ironik tavrı üzerinden bir eleştiri yapar: “Rıza Bey, parmaklarını tükürükleye tükürükleye paraları saymağa başlamıştı. Elleri tespih çekiyor gibi alışık hareket ediyor, ezberlenmiş bir duayı okuyor gibi ağzını kıpırdatıyordu.”

***

Ağa kendi bünyesinde, hudutlarının kendinin belirlediği bir alanda köylüye özgürlüğünü verir fakat daima emeğini sömürür ve daima bu sömürüye direnenlerin başını ezmek maksadıyla amiyane tabirle eli kırbaçlı gezer. “-Şimdi, senin hesaba gelelim. İşittiğime göre tabancan yokmuş. Canavara karşı silahsızlıktan epey sıkılmışsın. Silah, erkek kısmına her zaman lazım. Bende yirmi liraya bir kırma var, otuz beş fişeği de beraber. İşine gelirse Hüseyin’den alırsın. Askerlikte iken istediğin on kaymeyi de, pek lüzumlu ise bu yıl kesmeyiz.

Rıza Bey, elindeki banknot destesiyle cevap bekliyordu.

Ali, yerdeki kilimin çizgilerine bakarak ses çıkarmayınca, Hacı İmam cesaret vermek istedi: -Neye sustun çoban başı? Sana bir lüver mutlak iktiza. On kayme de borcun çıktı. Çıkar… İnsan hali bu… Kesilmesin dersen, hiç sıkılma, söyle… Rıza Bey adaletlidir. İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü…”

***

Köylünün moderniteye gösterdiği direnç (Kemal Tahir’in bir biçimde Cumhuriyet rejimi ve inkılaplarla hesaplaşmasını da içerir!) kurulan fabrikanın, döşenen demiryolunun getirdiği uğursuzluk(!) halkın diline dolanır. “-Karısının köyü Ilgaz’a yakın. O söyledi: Tren yolu kıtlık getiriyormuş. Gelinler kötü olmuş hep. Rabbim saklasın. –Bırak şöyle lafı teyze… Tren yolu kıtlık getirir mi? Ağam da benim gibi arabacıdır. Lakin benden ziyade malı var. Dört çift beygir, iki yaylı… Treni o da sevmez. ‘ Ekmeğimizi bir gün elimizden alacak!’ der.”

“Arka arkaya odalar bağlamışlar, dedi, amanın, ev gibi imiş. Kocaman… Bizim köyün adamını hep doldursan, Bulgurlu’nun, Değirmenarkası’nın ahalisine de yer kalır, diyorlar. Bir bağırırmış gelirken… Manda sürüsü gibi.

Öteki kekeledi: -Ne olacak, gavur işi… Öyle bağırır elbette…”

***

Gurbettekinin, ezilenin, tabii kılınanın öyküleridir bunlar. Bugün bile halen sokakta, kırda ve kentte gerçek olan öykülerdir. Bize sunulanın aksi bir dünyanın, yaşamın sert, çetrefil, sahici, yüzüdür.

Kemal Tahir bir sosyolog, bir tarihçi, bir antropolog titizliği ile çalışmış bir münevverdir ve öykülerinde bir takım öngörülere rastlamak pek mümkündür. Özal’lı yıllarda karşımıza pek fazla çıkacak Amerikan hayranı ‘Yuppie’ kuşağını resmetmeyi, çürümüş bürokrasiyi, ömrünü ağır işlerde çalışarak hastalıklara yakalanan, köyden gurbete gelmiş bir işçinin dramını bize sahici bir dille anlatır.

***

Öykülerin hepsi üzerine çok uzun soluklu analizlere ve çözümlemelere girişmek mümkün fakat aslolan buradan alınan mirasın üzerine katmakta yatıyor. Tahir’in edebi ve toplumsal derinliği, bizlere topluma bakacağımız bir pencere aralıyor.

Tevatür mü, sahi mi bilmiyorum… Kemal Tahir’e atfedilen bir sözle noktayı koyarken bu sözün onun direnen ve yaşama daima değer katmaya çabalayan zihninin bir ürünü olmasını diliyorum: “Salt ölümün çaresi yoktur bu dünyada… Madem ki daha ölmedik, çabalayacağız.”

Yorum Yap

Yorum Yap