1. Ana Sayfa
  2. Kritik
  3. Değişmez Bahtımız

Değişmez Bahtımız

Sabahattin Ali

Geçen aylarda Sabahattin Ali’nin YKY tarafından basılan ‘Markopaşa Yazıları ve Ötekiler’ adlı derlenmiş yazılarını okudum. Elimin altında dolanıp duran bu güzide kitabı okumak için niçin bu kadar bekledim diye hayıflandım kendime. Sabahattin Ali’nin kalemi, sivri dilli eleştirileri bir üslup dersi ama bizim meselemiz başka.

Bizim üslubu irdeleyecek lüksümüz yok!

Çünkü çok daha önemli bir hadise var ortada. Nedir o?  O mesele bizim tarihten, yaşamdan, pratikten bir türlü ders almayışımız.

İnsanlığın birikimi, mirası niçin bize yol göstermiyor? Niçin aynı hataları tekrarlamakta, aynı yanılgılara defalarca kez düşmekte bu denli ısrarcıyız?

Sabahattin Ali’nin 1940’lı yılların sonlarında yazdıkları; şikayetleri, eleştirileri, dertleri bizim bugün muzdarip olduklarımız ile büyük oranda benzerlikler taşıyor.

Markopaşa dergisinin kapatılmasının, başka isimle tekrar derginin çıkartılmasının, yönetimin sürekli dergiyi susturmaya çalışmasının hikayesini bir yerlerden bulup okuyun. Çokça yazılıp çizildi bu konu, yazılıp çizildi fakat ne basının böyle despotça susturulmaya çalışılmasının bir halta yaramayacağı ne de o günlerde yaşananlardan ders alındığına dair en ufak bir ibare yok ortalıkta.

Markopaşa’nın 13 Ocak 1947 tarihli sayısında ‘Kokuyor’ başlıklı yazısında şikayet edilen hususlara bir bakın:

“Ankara’da bir doktor öldürülüyor, bir başka doktor kendini öldürüyor. Sonra bir vali kendini öldürüyor. Ortaya sahte katil sürülüyor. Mahkemenin yeri değiştiriliyor, işin içine mühim isimler karışıyor, yabancı ülkelere giden paralardan, yabancı elçiliklerle temaslardan bahsediliyor, nihayet sahici katil meydana çıkıyor, ama, öldürme sebebi gizli kalıyor. Bazı şeyler açıklanıyor olsa da bazı şeyler saklanıyor.

Bir vapurla altın kaçırılıyor. Avrupa’da kibar bir bayan sınırda altın kaçırırken yakalanıyor.

İşe mühim kimselerin, hatta elçilerin adı karışıyor. Gazeteler sütunlar dolduruyor, evvelce lüks bir vapurla kaçırılan altınların dedikodusu yapılıyor. Yine bir şeyler açıklanıyor, bir şeyler saklanıyor.

Yirmi seneden beri petrol aranıyor, petrol bulunamıyor. On liralık makineler on milyona satın alınıp bir kenara atılıyor. Yabancı şirketlerin dalavereleri alıp yürüyor. İş gazetelere düşüyor. Bir şeyler açıklanıyor ama bir şeyler de saklanıyor.

Arsa dalavereleri dönüyor, apartmanlar alınıp satılıyor, köşkler elden çıkarılıp parası Amerika’ya yatırılıyor. Bakanlar sorguya çekiliyor. Bakanların kardeşleri mahkemeye veriliyor. Bazı servetlerin hesapları sorulur gibi oluyor, bir şeyler açıklansa bile, birçok şeyler saklanıyor.

Ne oluyor, anlayamıyoruz. Ama bir şeyler, bir şeyler var ki kokuyor, çok fena kokuyor.”

Bugünde bir şeyler kokmuyor mu?

Bugünde benzer dalavereler dönmüyor mu?

Dert bunların olması da değil, gücü eline teslim ettiklerin zaten bu dalavereleri çevirir.

Gün gelir kokmaya da başlar.

Hesap soracak olan halk nerede? Kokuyu almıyorlar mı?

Barış Bıçakçı ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de karakterinin tariflerken iyi bir noktaya parmak basıyor: “… Ama siyasetle ilgilenmemişti, çünkü Reşit Bey’e göre, insanlar birbirlerinden ve tarihten bir şey öğrenmiyor, basit güdülerle hareket ediyordu. Bu yüzden siyasetin yapacağı, başaracağı bir şey yoktu. Siyasetin temeli olduğu söylenen ‘toplumsal tecrübe’ diye bir şey yoktu. Yalnızca insanoğlunun daha az çaba yani daha az enerji harcamak, tasarruf etmek yönünde değişmez bir eğilimi vardı…”

Vaziyet bu mu hakikaten?

Kokudan kaçarken her yer bataklığa dönüp kokmaya başlamadı mı?

Kaçmakta mümkün değil bu raddeden sonra, bakalım neler olacak, daha neler göreceğiz…

Yazılarda başka nelere nelere değiniyor Sabahattin Ali ve o meselelerin ucu hep bugüne dokunuyor.

Seçtiğim bir başka yazıyla devam edeyim vaziyeti ortaya sermeye.

Bugün hala kimilerinin elinde oyuncak olan bir kavram var ‘milliyetçilik.’

Hassas bir kavram ya herkesin dilinde, herkes deşiyor bu kavramı.

Çünkü yutuyoruz hala bu zokayı. Memlekete ve dünyaya faydayı üretimle, dayanışmayla, paylaşarak değil; hamasetle, ‘en çok ben severim bu vatanı’ nidalarıyla sağlayanlar gırla!

Bu kolpacıların yapıp ettiklerinden çok söyledikleri var.

Hiç unutmam ilkokul- ortaokul yıllarımda bir furya başladı.

Dövünerek, bağırıp, ağlayıp zırlayarak İstiklal Marşı okuma furyası.

İnsanların milli duygularına hitap eden bu aptalca görüntü, haber bültenlerinin, internet sitelerinin en çok ekmek yediği görüntü oldu.

Küçücük çocuklar dövünerek, kendini harap ederek İstiklal Marşı okuyorlardı.

Televizyonda gördüğüm bu görüntüler o çocuk aklımda bile büyük bir aptallık olarak karşılığını buldu fakat günün birinde bir İstiklal Marşı okuma merasimi sınıfımızda da yapılıverdi.

Öğrenciler arasında seçme yapmak için zorla herkes on kıtayı öğrenmekle mükellef kılındı.

Bu zaten başlı başına bir mesele ama neyse başka zamana kalsın.

Öğrenciler sırayla okuyup oturdular, ezberleyemeyenler eksilerini yediler vs.

Bende çıkıp sakince, zaman zaman kendimce önemli bulduğum yerlerde sesimi alçaltıp yükselterek hem bir vurgu düzeni hem bir ritim yakalamaya çalışarak okuyup yerime oturdum.

Sonra bir arkadaşımıza geldi sıra, çalışkan başarılı bir kızcağızdı. Daha sonraları başı kapalı eğitim almak için kazandığı Fen Lisesine değil İmam Hatip Lisesine gitmişti. Aile mi öyle istedi, kendi isteği miydi beni pek ırgalamaz.

Çıktı tahtaya başladı bağırmaya, sesi gittikçe yükseldi, gözleri yaşla doldu, dövündü, iman tahtasını yumrukladı, aman yarabbi. Kızın sesi yırtılıyor, gözler yaşlı, surat kıpkırmızı. Sınıfta kikirdemeler, alay ve şaşkınlık hakim ama kimileri takdir ediyor, ‘vay be’ diyor.

Ben gülsem mi ağlasam mı kararsızım. Bir taraftan kızcağızı takdir ediyorum, fena teatral, sanki Artaud’un ‘Vahşet Tiyatrosu’ temasına benzer bir oyun sergileniyor sınıfta. Diğer taraftan bu aptal ne yapıyor demekten kendimi alıkoyamıyorum. Bitti, bir alkış geldi falan, öğretmen kızı seçti.

Tabi film ondan sonra başladı, o özel günde (artık hangisi hatırlamıyorum) sahne alacak ya, çalışmak lazım tabi. Her çalışmada kız aynı şekilde dövünüp ağlıyor. Ağla balım, ağla ama bazı çalışmaları yer bulamadıkları için sınıfta yaptıklarından hafızamda bu denli taze kaldı bu hadise.

Neyse o gün geldi, kız yaldır yaldır, gözyaşı sümüğe karışmış, ulan bir baktım bazı öğrenciler, öğretmeler, veliler de ağlıyor iyi mi?

Anlamam bu işi, zerre anlamam. Belki hakikaten hisleniyordur insanlar.

Bende bulamadığı temsili birilerinde buluyordur bu ‘milliyetçilik.’

Olabilir.

Ama suistimal edilmeye müsait bir kavram olduğu aşikar. Zaten başı sıkışanın tekrar hatırlaması ve hatırlatması bu yüzden olsa gerek.

O ‘milliyetçilik’ten ilhamla bir de ‘milli’ vurgusu var ha babam!

Bu da ne demek milletle ilgili olan demek fakat bu millet ile ilgili olan ne hikmetse o milletin cebine giren para değil, yaşadığı sefalet değil, içinde bulunduğu dar boğaz değil.

İşte Sabahattin Ali bundan yakınıyor ‘Akkoyun, Karakoyun’ başlığını attığı 20 Ocak 1947 tarihli Markopaşa yazısında:

“Artık milliyet meselesini apaçık konuşalım. Bu kelimeyi istismar ederek, banka çeki, açık bono gibi kullananlar çoğaldı. İki lafın başında:

-Milliyet, milliyetçilik deyip lafı adamın ağzına tıkıyorlar. Kimde ne yoksa, onun lafını çok eder. Tek ayağının üzerinde seksen yalan kıvıranlar:

-Namussuzum ki, vallah, billah, tallah diye yemin ederler. Artık akkoyun karakoyun belli olmalıdır. İnsanların alnını karışlayarak, kafa taslarını santime vurup:

-Bizdensin bu yana.

-Sen bizden değilsin, şu yana, diyen milliyet kalpazanları vaftiz babası kesildiler. Asıl milliyetçilere:

-Ajan, milliyetsiz, vatansız! diye seksen çeşit ad takıyorlar. Artık akkoyun karakoyun belli olsun. Yerli filmleri tenkit edemezsiniz; suratlarına beş kilo pamuk tutkallayıp, beyaz perdede şaklabanlık etmenin adı, milli filmdir. Dalkavukluğu hece veznine tercüme edenler, milli şairdir. En mukaddes müdafaa yardımını satışa çıkaran kumar kağıtları, milli piyangodur.

Şehvetli öpücükleri, ucundan kan damlayan kamaları tasvir eden hezernameler, milli romandır. Meyhanelerde, kokmuş Bizans artığı salyalı çığlık, milli müziktir.

Üç bin lira hava parasıyla tutulan oda milli servettir.

-Karaborsa! Ağzınıza almayın, milli ticarettir.

-Verem, sıtma, frengi… sakın ha! Milli hastalıktır.

-Ankara cinayetinin esrarı mı? Amanın, milli cinayettir.

-Altın mı kaçırıyorlar? Ne söylüyorsunuz, milli kaçakçılıktır.

-Millet aç! Diyemezsiniz, açlık milli gıdadır.

-Etin kilosu üç liraya çıktı. Haddiniz varsa şikayet edin, milli ekonomidir.

İş o hale geldi ki, milli nakil vasıtamız olan milli tramvaylarla milli rayların arasında paramparça olmak milli kahramanlıktır.

Artık akkoyun karakoyun seçilsin! Yalnız ve yalnız hakikati söyleyenler gayrı milli. Anladık her şeyimiz milli. Biz bize benzeriz. Fakat efeniler!.. İnsaf edin, insaf edin ki bu millet de bir parça millidir.”

O yıllarda olan bitenler ile bu yıllarda olanlar arasında muhakkak ki fark var.

Biz bir analoji kuruyoruz, yazıya biraz ahenk katmak, tekrar eden bir garabeti vurgulamak için.

Tafsilatlı bir araştırmayla ne ayrılıklar ne müşterekler çıkar ortaya ama işin özü aynı arkadaş!

Başa gelen önce cennet vaat ediyor, evvelkilerin kabahatlerini serip döküyor, biz asla onlar gibi olmayız diye nutuklar atıyor.

Sonra gücün ihtirasına kapılıyor ezdikçe eziyor, sindirdikçe sindiriyor vatandaşı.

Vatandaş başta zokayı yutuyor, yalanlara kanıyor, sonra bakıyor hepten sarpa sarıyor iş feryat ediyor ama değişimi arayacak iradeye de sahip değil, al sana keşmekeş, al sana çile. Ama nihayetinde unutmamak gerek ki ‘şeyhi şeyh eden mürididir.’

Yorum Yap

Yorum Yap