1. Ana Sayfa
  2. Öykü
  3. Çiçek

Çiçek

Cicek

Evin her tarafını kaplıyordu saksılardaki çiçekler. Bu haliyle ev bir çiçek tarhını andırıyordu. Mobilyalar ve üzerlerinde duran süs eşyaları olmasa, yerler parke ile döşenmiş olmasa, etrafınız sıvası akmış dört duvar olmasa bir evde olduğunuzu hissetmek ne mümkün…

Bir meşgale olsun diye diktiği çiçekler, doldurduğu saksılar yaşlı kadına yarenlik eder olunca ev kısa bir vakitte çiçeklerle doluvermişti. İsimleri de görüntüleri kadar güzeldi çiçeklerin; Japon şemsiyesi, cam güzeli, aşkın gözyaşı, orkide, kasımpatı…

Yaşlı kadın (ki adının bir önemi yok) uzun yıllardır çiçekleriyle yaşadığı evden çok az çıkmış, evinin bulunduğu mahalleden ise hiç çıkmamıştı. Kızının ısrarlı davetlerine rağmen ‘ben gelirsem çiçeklere kim bakacak’ diyerek daima yokuşa sürmüştü işi. Çiçeklere bakmak için seferber olacak hayli komşu varsa bile evladı yerine koyduğu çiçeklerini birilerine bırakıp gitmek pek kolay değildi ya.

Kocasının ölümünün ardından çiçeklerle uğraşmaya başlamıştı yaşlı kadın. Kocası evin içinde kalabalık yaptığını düşündüğü şeyleri sevmezdi. Belki de hiçbir şeyi sevmezdi kocası, sevmeden yaşamış ve ölmüştü. Kocasının yüzünün her kırışığında sevgisizliğinin topaklandığını görürdü. İşte bu yüzden uzun uzadıya bu yüze bakmak hiç nasip olmamıştı yaşlı kadına. Belli belirsiz bir tiksinti hasıl olurdu bu yüze baktığı vakit. Hala kocasından kalan az sayıda fotoğraf karesine bile bir iki saniyeden uzun süre bakamazdı.

Kocasının henüz kırkı çıkmadan yasını üzerinden atmıştı. On beş yıl evveldi, bir gece apansız kalbini tutuvermiş olan kocası sessiz sedasız gidivermişti. ‘Böyle aniden gidivermek, ölümün en iyisi’ diyerek evde gezinen konu komşu, akraba, arkadaş kim varsa hem kocasının ölümünü hem de kendisinin varlığını unutuvermişti çok geçmeden. Unutulunca, yapayalnız kalınca bir süre içi sızladı kadının fakat böylesi yaşamayı sevmeye başladı zamanla. Ne kaynana, görümce, dayı, teyze, elti derdi kalmıştı ne de dert dinlemek, dert anlatmak gereği. Bol bol uyuyarak geçirdiği günlerin ardından bir gün konuşmak gereği hissetti. Kızını aramak geçti aklından fakat işteydi yavrucak, rahatsız etmek olmazdı. O gün gidip kendine bir muhabbet kuşu aldı. Kuşa, yıllar evvel izlediği bir pembe dizinin adını verdi ‘Marimar.’

Marimar şarkılar söylüyor, oyunlar oynuyor, kadının omzuna konup yemeğine gagasını daldırıyordu. Hal böyle olunca bir hayli sevdiler birbirlerini fakat bir kış vakti şiddetli bir gribe yakalanan Marimar göçüp gitti bu dünyadan. Yaşlı kadının içi kocasının ölümünde sızlamadığı kadar sızlayıvermişti küçük dostunun ölümüne. Haftalarca uyudu, her gün temizlik yaptı, saatlerce gazete okudu, radyo dinledi… Aradan bir hayli vakit geçmişti. Sonra ne olduysa oldu birden çiçeklere merak sardı. O gün bugündür evdeki çiçek nüfusu giderek arttı. Çiçekler çoğaldıkça yaşlı kadının mutluluğu katlanıyordu. Kafasını yastığa koyduğu gibi uykuya dalıyordu yaşlı kadın, eskiden böylesi bir şey mümkün müydü? Kıvranıp dururdu uykuya dalmak için. Kocası ise horul horul uyurdu kadın kıvranırken. Bir gün yine öylece dalıvermişti uykuya ancak bu sefer çiçekleriyle konuşmak için uyanması mümkün olmamıştı yaşlı kadının. Aradan üç gün geçti, dört gün, derken bir hafta. Camdan dışarıya bakan küpe çiçeğinin boynu bükülmüştü. Çöp atmaya giden komşu kadın çiçeğin boynunun büküldüğünü görünce, üzgün ama telaşsız telefona sarıldı:

-Kızım ben komşunuzum, bir anneni ara istersen.

Çiçeklerin hepsi çok geçmeden ölgünleşti, kaktüsler dışında. Yaşlı kadının küçük torunu, cenaze işleri bittikten sonra saksıdaki kaktüsleri annesine gösterip sordu:

-Anne bu çiçekleri yanımıza alabilir miyiz?

-Onları nasıl taşıyacağız kızım, gidince yenisini alırız.

Yaşlı kadının kızı evdeki bütün çiçekleri komşulara dağıttı. Çiçeklerin çoğu suya kavuşunca gövdelerini doğrulttu fakat hiçbiri yaşlı kadınla konuştuğu gibi konuşmadı diğer insanlarla.

Yorum Yap

Yorum Yap