1. Ana Sayfa
  2. Kritik
  3. Beş Şehir

Beş Şehir

Bes Sehir

Tanpınar ‘Beş Şehir’de Erzurum, Konya, Ankara, Bursa ve İstanbul ile olan münasebetini, kent belleğini; kimi zaman duyumlardan, kimi zaman seyahatnamelerden, kimi zaman gözlemlerinden süzdüklerini usta bir romancı titizliğiyle anlatıyor. Yer yer bir büyüğünüzden eski yaşayışları sevinçleri, kederleri, kanaat ve yaşamı dinler gibi bir hisse sürüklüyor okuru. Önsözde “Beş Şehir’in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İlk bakışta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz.

Bu sevginin kendisine çerçeve olarak seçtiği şehirler, benim hayatımın tesadüfleridir,” diyor Tanpınar. İnsan varlığının vücut bulduğu mekanın kıymeti Tanpınar’ın şu sözleriyle biraz daha anlaşılır hale geliyor: “Sade millet ve cemiyetlerin değil, şahsiyetlerin de asıl mana ve hüviyetini, çekirdeğini tarihilik denen şeyin yaptığı düşünülürse, bu iç didişme hiç de yadırganmaz. Mazi daima mevcuttur.

Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz.” Usta romancı bir biçimiyle anlattığı beş şehrin macerasıyla koca bir ulusun tarihiyle hesaplaşmaya girişiyor ve ekliyor önsözün sonunda: “Fakat canlı hayata, yaşayan ve duyan insana, cansız madde karşısındaki bir mühendis gibi değil, bir kalp adamı olarak yaklaşmayı istedim.

Zaten başka türlüsü de elimden gelmez. Ancak sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle yaşarlar.” Bu satırlardan anlayacağımız üzere, Tanpınar ulusun tarihiyle hesaplaşırken bir duygu adamı, bir sanat insanı oluşunun verdiği zarafetten sapmadan yapacaktır bu hesaplaşmayı.

Nitekim kitap boyunca bu coğrafyanın bütün mirasını sahiplenen bir dilden taviz vermiyor. Ankara ile başlıyor kitap. Tıpkı Türkiye’nin ulusal kurtuluş mücadelesinin ardından bu kenti başkent yaparak yeniden başlaması gibi… Tanpınar, yeni kurulan Cumhuriyetin başkentinde esen bağımsızlık rüzgarlarını tarifliyor: “Belki Milli Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silahşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dasitani ve muharip göründü. Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabii bir istihkam manzarasıdır.

Bu his şehrin etrafında ve ona hakim tepelerinden bakarken pek küçük farklarla ancak değişir. Çankaya sırtları, Çiftlik, Baraj yolları, Etlik, Keçiören bağları velhasıl nereden bakarsanız bakınız, cam gibi keskin bir ışık altında bu kaleyi, bütün arazi terkiplerini kendisinde topladığı ufka hep aynı sükunetle hakim görürsünüz. Bazen geniş sağrısını rüzgara vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hadiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkansız yükselir.” İnsan yaşadığı zamanın ve coğrafyanın bir ürünüdür.

Muharebe yıllarının acı hatırlarını yaşamış insanlar Ankara’nın kendilerine telkin ettiği güvene sıkı sıkıya sarılırlar. Kurucu ideolojinin esinleri Ankara’nın kimliğini teşkil eder. Mustafa Kemal’in iradesinin bir ürünüdür Ankara. Tanpınar’da aynı hissiyatı duyumsamış olacak ki şöyle devam eder bahsine: “Atatürk’ün hemen herkesin gördüğü, mektep kitaplarına kadar geçmiş bir fotoğrafı vardır. Anafartalar ve Dumlupınar’ın kahramanı, son muharebenin sabahında tek başına, ağzında sigarası, bir tepeye doğru ağır ağır ve düşünceli çıkar. İşte Ankara Kalesi muhayyilemde daima ömrünün en güneşli saatine böyle yavaş yavaş çıkan büyük adamla birleşmiştir. Bu şaşırtıcı terkip nasıl oldu?

Eğer böyle bir şey lazımsa vatanın her tepesinde aynı şekilde tahayyül ve tasavvur icabeden bir insanla bu kale bende nasıl birleştiler? Bunu hiçbir zaman izah edemem. Bu cins yakıştırmalar insan muhayyilesinin en sırlı tarafıdır. Bildiği bir şey varsa bir gün, bu fotoğrafa bakarken Ankara Kalesi kendiliğinden gözlerimin önüne geldi ve ben bir daha bu iki hayali birbirinden ayıramadım.” Yazarın edebi olarak cazibesini arttırmak için mübalağaya başvurduğu satırlar, şuurumuzun kurduğu özdeşliklerin güzel bir örneğidir.

Hepimizin farklı veçheleriyle hayaline düşen bir Ankara mevcuttur elbet. Ankara’nın değişimini benim için en güzel özetleyen satırlar ise şunlar oldu: “Ankara şehri, imparatorluğun arazisinin yarısından fazlasıyla beraber büsbütün başka bir milletin eline geçti. Kadim medeniyetin eserleriyle örtülü toprakta yeni bir nizam çiçek açtı, küçük, mütevazı mabetlerde başka bir Allah’a ibadet edilmeye, Ankara Kalesi’nin üstünde başka türlü hasretlerin türküleri söylenmeye başlandı.” Bu satırlar büyük bir dönüşümün en güzel tarifidir, değişen rejim, yeni bir paradigma ve bütün bu değişimin kentin suretinde, ruhunda ifade buluşu…

Başkentin ardından Erzurum’u anlatmaya koyuluyor Tanpınar. Küçüklüğünde şöyle bir görüp geçtiği  Erzurum’a öğretmenlik vazifesiyle tekrar yolu düştüğünde kenti görmekle kalmıyor, yaşıyor. Erzurum’un değişimi şu sözlerle yer buluyor kaleminde: “Gerçekte kaybolan şey, bütün bir hayat tarzı, bütün bir dünya idi. 1855’te yüz binden fazla nüfuslu bir şehir olan Erzurum, bu gelişmesini bir iktisadi denklilik üzerine kurmuştu.

İran, ithalat ve ihracatının yarıdan fazlasını Trabzon- Tebriz kervan yoluyla yapıyordu. İşte bu kervan yolu, Erzurum’u asırlar içinde eşrafıyla, ayanıyla, ulemasıyla, esnafıyla tam bir şark Ortaçağ şehri olarak kurmuştu. Bu transit yolunda her yıl otuz bin deve ve belki iki misli katır işliyordu. Bunlar Erzurum’dan geçiyor, Tebriz’den gelişinde, Trabzon’dan dönüşünde kumanyasını daima Erzurum’dan tedarik ediyor, hayvanını nallatıyor, at eğeri, yük semeri, nal, gem, ağızlık, hulasa her türlü eksiğini orada tamamlıyordu.” Kervanların geçiş güzergahı olarak ekonomik bir kalkınma yaşayan Erzurum’un daha sonraki yıllarda sınırların değişmesi ile beraber görünümü başkalaşıyor. Savaşlar ve ardından çizilen sınırlar kentin refahının önüne geçiyor.

Ticaret ağının beraberinde birçok zanaatın kendine alan bulması kentlerin ekonomik refahı ve gelişiminin kültürel hayatı nasıl etkilediğine güzel bir örnek. Tanpınar, o zanaatlardan bahsediyor: “Eski Erzurum’da bu ticaret hayatı ve kervan yolu otuz iki sanatı beslerdi. Tabaklar, saraçlar, semerciler, dikiciler, çarıkçılar, mesçiler, kürkçüler, kevelciler, kunduracılar, kazazlar, arabacılar, keçeciler, çadırcılar, culfalar, ipçiler, demirciler, dökmeciler, bakırcılar, kılıççılar, bıçakçılar, kuyumcular, hızarcılar, sandıkçılar, kaşıkçılar, tarakçılar, marancılar, boyacılar, dülgerler, yapıcılar, sabuncular, mumcular, takımcılar.”

Erzurum’un bu ekonomik gelişiminin yanında bir şeyin daha altını çiziyor Tanpınar: “Osmanlılardan çok evvel asıl şöhretini Kurtuba’da yapan büyük Arap lisancısı Abdullah el-Kali’yi medreselerinde yetiştiren Erzurum’da İslami ilim geleneği bu şehri şarkın ön safta merkezlerinden biri yapıyordu.”

Şehrin dokusunun yaşayan insanlar üzerindeki tesiri ise bize çok şey anlatıyor: “Şehir, kapılarını kapatır, kendi aleminde yaşardı; kızak üstünde siyah yamçılı, uzun konçlu çizmeli, kıvrak bıyıklı postacıların acayip kurt tipi hikayeleriyle beraber iki üç hafta bir getirdikleri gazetelerin havadisleri uzun uzun münakaşa edilir, geçmiş zaman hatıraları anlatılır, dedikodu yapılır, çok zarif, ustalıklı cümlelerle eşe dosta tariz edilirdi. Belki de bu kapalı kış aylarının beslediği sohbet yüzünden hemen her Erzurumlu biraz nükteci, biraz hicivcidir. Fakat, her şeyde olduğu gibi, her nesilden birkaç kişi bu umumi mazhariyetin üstüne çıkar. Bunlar konuşma sanatının şöhret kurmuş ustalarıdır.”

Örnekten anlaşılacağı üzere ‘Beş Şehir’de zaman zaman kentlerin izinde insanların zaman zaman insanların izinde kentlerin peşine takılır Tanpınar.

“…Konya, insanın ya bir sıtma gibi yakalar, kendi alemine taşır, yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız…” diyor yazar. Konya’nın kadim tarihinden bir sürü serüven anlatarak bizi Selçuklunun dünyasına götürüyor, kimi zaman kubbelere hayran hayran bakmak için kafamızı göklere diktiriyor, kimi zaman kifayetsizliğimizin farkına vardırarak secde ettiriyor, bir dergahtan bir ağacın gölgesine bir metruktan, işlek bir hana uzanıyor kalemi Tanpınar’ın. Mevlana’yı anlatıyor, Şems’i elbet. Hülyalara daldığını anlattığı şu pasaj ise beni çarpıyor: “Konya’da Kubbe-i Hadra’nın avlusunda veya içinde, Sadreddin-i Konevi’nin dergahında geçirdiğim başı boş hulya ve düşünce saatlerinde kaç defa onu düşündüm ve kendi kendime bu işte masalın ve hakikatin payı nedir diye sordum.

Gerçekten bu adam bu kadar tesirli miydi? Şarkın en büyük şairlerinden biri olan Mevlana’ya her şey ondan mı gelmişti? Mevlana ona rastladıktan sonra bir şaman gibi yanında rübabı ile gezen, her coştuğu yerde sema eden bir adam mı olmuştu? Sonra ölümü için söylenenler?… Gerçekten Mevlana ile küçük oğlunun veya hemşehrilerinin, yahut bazı müritlerinin arasına bu kadar sevdiği mürşidinin kanı mı girmişti.”

Tanpınar’ın Bursa’ya olan tutkusu bu kente bir şiir yazacak kadar büyüktür. ‘Bursa’da Zaman’ adlı şiirinin son kıtası şöyledir: “İsterdim bu eski yerde seninle/ Başbaşa uyumak son uykumuzu,/ Bu hayâl içinde… / Ve ufkumuzu/ Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,/ Havayı dolduran uhrevî âhenk../ Bir ilâh uykusu olur elbette/ Ölüm bu tılsımlı ebediyette,/ Belki de rüyâsı bu cetlerin,/Beyaz bahçesinde su seslerinin.” Şiire verdiği ismi aynı zamanda ‘Beş Şehir’de Bursa’yı anlattığı kısma da başlık olarak vermiştir.

“Bursa’yı layıkıyla tanıyan herkes bu vehmi benimle paylaşır sanıyorum; bu şehre tarih, damgasını o kadar derin ve kuvvetle basmıştır. O her yerde kendi ritmi, kendi hususi zevkiyle vardır, her adımda önümüze çıkar. Kah bir türbe, bir cami, bir han, bir mezar taşı, burada eski bir, ötede bir çeşme olur ve geçmiş zamanı hayal ettiren manzara ve isimle, üstünde sallanan ve bütün çizgilerine bir hasret sindiren geçmiş zamanlardan kalma aydınlığıyla sizi yakalar. Sohbetinize ve işinizin arasına girer, hulyalarınıza istikamet verir.” Tanpınar’ın Bursa’sı o denli tesirlidir ki hayallere yön verir. Kentin tarihini kah Evliya Çelebi’den kah tarihçi Hammer’den aktarırken, o tarihi yapanlarla arkadaşlık etmişçesine heyecanlanır Tanpınar, zaten bir kentin büyüsü böyle belirmez mi insanın şuurunda?

Ve elbette bütün bu kentlerin serüveni İstanbul’un şaşaalı, insanı hayranlığa sürükleyen yankısına çarparak silikleşir. Belki de İstanbul için yazılanlarla Anadolu’nun bahçeleri tekrar tekrar filizlenir. Tanpınar ‘Beş Şehir’i ustası Yahya Kemal’e atfetmiştir. Yahya Kemal ise nice kelimesini İstanbul için nakşetmiştir kağıda:  “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!/ Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer./ Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!/ Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer…”

Ya Tevfik Fikret’in dizeleri, onlara ne demeli: “Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,/Beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan/ Ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,/ Bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;/ Tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar/ Onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!/ Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;/ lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!/ Ey zulümler sâhası… Evet, ey parlak alan,/Ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!/ Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,/ Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!/ Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden sefahate susamış bağrında yaşatan./ Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde/ sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın./ Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,/ ey bin kocadan artakalan dul kız;/ güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,/sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor…”

Esasen, İstanbul’a gönlü düşen şairin, yazarın haddi hududu yok, niceleri yazmış bu şehre neden gönlünün düştüğünü ölümsüz ciltlere, böylesi hiç zor olmamıştır üstelik. Sebebine gelince, onu en güzel Tanpınar anlatmış: “Her İstanbullu az çok şairdir, çünkü irade ve zekasıyla yeni şekiller yaratması bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyile oyunu içinde yaşar. Ve bu, tarihten gündelik hayata, aşktan sofraya kadar genişler.” Kitabın yarısı işte bu şairler şehrini anlatmaya ayrılmıştır.

O koskoca tarih bir yere, Tanpınar yaşadığı şehrin nostaljisini anlatır. İstanbul değişmektedir, yaşadığı kenti anılarıyla örer insan, her baktığı taraf başka bir yaşanmışlığın şarkısını söyler. Tanpınar’ın İstanbul’u çehresini başka tarafa döndükçe huzursuz etmektedir, onu o günüyle sevenleri. Fakat bu bir kaidedir, kentlerin çehreleri, dokuları daima değişir. İstanbul, peçesini çıkartıp pudralandıkça sitemkarlaşır birçokları, çocukluk günleri yitmektedir. Tanpınar şöyle özetler o değişimi: “Her büyük şehir nesilden nesile değişir. Fakat İstanbul başka türlü değişti. Her nesilden bir Parisli, bir Londralı, doğduğu, yaşadığı şehrin otuz kırk yıl önceki halini, yadırgadığı bir yığın yeni adet, eğlence tarzı, mimari üslubu yüzünden hüzün duyarak hatırlar.

Baudelaire en güzel şiirlerinden birinde “Eski Paris artık yok, ne yazık, bir şehrin şekli bir faninin kalbinden daha çabuk değişiyor” diyerek, galiba bütün Fransız şiiri boyunca bir iki şairden biri olduğu Paris’in değişmesine döğünür. Birinci Dünya Harbi’nden sonraki Fransız nesrinde hemen on yıl önceki Paris’in hasreti belli başlı bir temadır. İstanbul böyle değişmedi, 1908 ile 1923 arasındaki on beş yılda o eski hüviyetinden tamamiyle çıktı. Meşrutiyet inkılabı, üç büyük muharebe, birbiri üstüne bir yığın küçük büyük yangın, mali buhranlar, imparatorluğun tasfiyesi, yüz yıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti nihayet 1923’te olduğu gibi kabullenmemiz onun eski hüviyetini tamamiyle giderdi.”

Tanpınar’ın naklettiği dünyaya dair anlatılacaklar çok fazla. Kitabın hangi yanından tutsanız yeni bir yolculuğun, tarihin içinde yeni bir serüvenin peşine takılıyor, kentin belleğine kendi belleğinizi katıyorsunuz.

Yorum Yap

Yorum Yap