1. Ana Sayfa
  2. Kritik
  3. Basın, Virüs ve İzlenimler
Trendlerdeki Yazı

Basın, Virüs ve İzlenimler

Basının giderek magazinleştiği çağımızda gerçek habere ulaşmak noktasında bir hayli problem yaşıyoruz.

Basin ve Virus İzlenimlerim

Basının giderek magazinleştiği çağımızda gerçek habere ulaşmak noktasında bir hayli problem yaşıyoruz. Haber, genel anlamıyla zamana uygun bir şeyin, bir olayın raporudur, acele bir şekilde kaleme alınmış edebiyattır, yarının tarihidir ve sunumunda daima egemen kültürü ve ideolojiyi içerir.

Anlatıcı ve hedef kitle arasında kurulan bu diyalog çoğu zaman hakikati içermez veya hakikatin küçük bir bölümünü içerir. Burada ‘hakikat’ten kastım olayın gerçekten olup olmadığı ya da haberin kaynağının güvenilirliğidir. Benim habere yaklaşımım bu hegemonik söylemin analiziyle meşguliyeti içeriyor dolayısıyla basında yer alan haberlere belirli bir mesafeden ve daima şüphe ile yaklaşıyorum.

Virüse dair haberlerin sunumuna dair ‘tık alan’ başlıklarla çok sık karşılaşmaktayım. “Korona Virüs Salgını Nedeniyle Karantinada Olan Kadınları Evlerinde Bekleyen Büyük Tehlikenin Farkında Mısınız?” tarzı içerikten yoksun haberler veya “Yarım Milyondan Fazla İnsanı Etkileyen Corona Virüsü İle İlgili Hala Bilmediğiniz 9 Şey” tarzı bilinmekte olan bilgileri tekrarlayan haberler medyada ve sosyal medyada dolaşımda.

“Korona Virüsten Korunmak İçin Sıra Dışı Yöntemler!” gibi iddialı başlıklar ve “İtalya’da Yaşayan Bir Anne Uyarıyor: ‘Benim Yaptığım Hataları Yapmayın!’” başlığında olduğu gibi tavsiye vaatleri okuyucuyu daima hayal kırıklığına uğratacak derecede içerikten yoksun başlıklar bir hayli fazla.

Salgının ilk günlerinden bu yana televizyonlarda tarihteki salgınları anlatan bir takım uzmanlar boy gösteriyor, gazete ve sosyal içerik platformlarında yazılar yazılıyor. Başlıklardaki vurgular çok manidar “Milyonlarca İnsanın Ölümüne Neden Olan Veba Etkeni Bakteri: Yersinia Pestis” veya  “İstanbul, Veba Salgınından ve 90’lardaki Fare İstilasından Kedileri Sayesinde mi Kurtuldu?” biçiminde tarihe gönderme yapılan çok sayıda içerik söz konusu.

Bir de “Kalkın Mahvolduk! Karantina Günlerinde Paylaştığı Fotoğraflarla Ortalığı Kasıp Kavuran Emrata,” ya da “Karantinada çıplak idman yaptı, olay oldu!” gibi başlıklar ile sunulan magazin figürlerine ait haberler ile sıkça karşılaşmak mümkün. Bütün bunları nasıl ele almak gerek noktasında kafam fazlasıyla karışık.

Bu enformasyon ve dezenformasyon yoğunluğu arasında bir süredir yürürlükte olan Post-Truth kavramı çerçevesinden bir yaklaşım ve akıl yürütmeye başvurulabilir. Yapılan bir araştırmaya göre insanların kendi gerçekliklerini seçmeye meyilli olduğu tespit edilmiş ve bilgiye ulaşmaya çalışırken objektif olmaktan uzak olduğumuz, inançlarımıza ters düşen görüşlerin çoğunu yalan olarak yorumlamaya meyilli ve bilgiyi edinmede seçici olduğumuz sonucuna ulaşılmıştır.

Önerilen Yazı

İtalyan Yönetmenlerin Unutulmaz Klasikleri

Esasen tam bu noktada Post-Truth kavramı bir şeylere karşılık gelmektedir. Sözlükteki anlamı “duyguların ve kişisel kanaatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede rasyonel gerçeklerden daha fazla etkili olmasıdır,” şeklinde. Kavram, milenyumda medyanın güç kazanması ile beraber gündemimize yerleşti. Post-Truth kavramını hakikatin çarpıtılmasının ötesinde hakikat arzusunun yitimi olarak tanımlamak daha doğru olabilir.

Günümüzde sosyal medyada haberlerin bu kadar hızlı yayılabilmesi ve kolayca dolaşıma sokulabilmesi Post-Truth kavramının önemini arttırmıştır. Jean Baudrillard’ın medyanın aslında iletişim için var olmadığını ve iletişime zarar verdiğini ve gerçeğin yerini simülasyonlara bıraktığı iddiası kriz dönemlerinde daha net duyumsanmaktadır.

Post-Truth dönemi sürekli yeni hakikatlerin yaratıldığı bir dönem ama hakikat yaratılırken kimin doğru olanı sakladığı, kimin amaçsal bir şekilde yalan ürettiğini kestirmek hayli güç. Başta bahsettiğimiz gibi müesses nizamın medya araçlarını yönlendirdiği ortada. William Randolph Hearst ve Joseph Pulitzer’in biyografilerine bakıldığında bu manipülasyon için nasıl yollar izlendiği görülebilir.

Belki de o kadar meşakkatli bir yol izlemek yerine havuz medyası olarak adlandırılan herhangi bir yayıncıya bakmak yeterli olacaktır. Şüphesiz manipülasyon daima vardı ve olacak. Temel mesele hakikati aramaktaki arzuya ket vuran zamanın ruhu ve elbette hakikatin gitgide muğlaklaşması. Fakat böyle kriz zamanlarında belirgin bir biçimde hakikati aramaya ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz, tabii hakikati aramanın hakikati bulmak gibi bir karşılığı olduğu beklentisine kapılmadan.

Diğer yandan bütün bunları yazmak bir hayli kolay; hastalığın nelere yol açacağına, ölümümüze sebep olup olmayacağına, tüm bunların ötesinde hastalıktan sonra akıbetimizin ne olacağına dair bir akıl yürütmeye giriştiğimizde durumun vehameti ortaya çıkmakta. Hiçbirimiz bunları düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz elbette.

Bu noktada bir müştereklik söz konusu olsa dahi kimilerinin koşullarının umutlu olmaya daha yakın olduğu aşikar. Hastalık ile birlikte gündeme gelen temel konulardan biri de gelir adaletsizliği ve sosyal refahın giderek azaldığı noktasında.

Dolaşımda olan çok fazla iddia var. Kimileri kapitalizmin yıkılma tehlikesi altında olduğunu kimileri ise süreçten güçlenerek çıkacağını iddia ediyor. Ufukta, kapitalizm adına bir çöküş göremiyorum. Kapitalizmin tarihsel izleğinde bu tip krizlere karşı şerbetli olduğunu defalarca gördük.

Korona Üzerine Pasajlar

-Bulaşma, çok sık duyduğumuz bir kelime şu günlerde, tekinsiz bir tınısı var. Her türlü ifrazatın, her türlü temasın bu bulaşmaya kapı araladığı kaygısı ile doluyuz. Sınırlar çiziliyor ve mesafeler koyuluyor, her yana baktığımızda kirlilik, hastalık ve dehşet görüyoruz. Ölüme dair yaşadığımız kaygıyı, her yanı sterilize ederek yenmeye, yaşamı geri kazanmaya çalışıyoruz.

Bulaşmayarak, uzak kalarak yaşamaya el sallıyoruz. Böylesi bir yaşamanın ‘yaşamak’ olduğuna fazlasıyla ikna olmuş haldeyiz. Bulaşmayarak ölümü dışarıda tutuyoruz, öteliyoruz. Peki ölümle birlikte dışarıda tutulan diğer insanlar, onlar bir ah vah faslının ardından unutuluyor, ‘insanca yaşamayı’ aranıp duran bizler insanca yaşamayı yanlış yerlerde arıyor olabilir miyiz?

-Bilirkişiler, uzmanlar, siyasiler, kanaat önderleri, din adamları… Ekranın aranan yüzleri olmayı arayanlar, bizi nutuklarından esirgemeyenler, bir nevi soytarılar… Tuzlu suyla yapılan gargaraları, afiyetle içilen kelle paçaları, korona muskalarını, Türk geninin COVİD19’a karşı sağlamlığının bilimsel ispatlarını bizlere anlatanlar… Hepimizi bir istatistiğe dönüşme olasılığının dehşeti sardı; bir, yüz, bin, bir milyon, rüyadan uyanınca unutulacak mı her şey? Ve sahiden çelik gibi midir Türk geni?

-Hiç sakınmadan ‘sonumuz geldi’ çığlıkları atanlardan gerçek rakamları saklayanlara, ‘sosyal mesafeyi koruyun’ diye azar çekenlerden, ‘başınızın çaresine bakın’ diyenlere… Ve elbette Malthus hortlatılır daima, dünya için bu kadar nüfus fazla diye buyurur birileri, mülteciler unutulur, yaşlılar zaten yaşamıştır yeterince ve belki çocuklar daha da kirlendiğini görmemelidir dünyanın!

-Şaka var, mizah ve kahkaha. Terry Eagleton “…ölüm hakkında şaka yapmak, onu kesip biçerek küçültmek ve bizim üzerimizdeki korkutucu gücünü azaltmaktır…” diyor. Korkmakla kalmıyoruz, korkularımızla alay etmeyi de öğreniyoruz. Fakat kuşku asla yakamızı bırakmıyor. Bağışıklığımız ne alemde, boğazımdaki hırıltı neden acaba gibi sorular gırla.

Bu korku iklimi, kılcallarımıza kadar sirayet ediyor. Korkmak, belirsizliklere inanmamıza sebep oluyor. Akla, tıbba, bilime inanıyor kimimiz fakat bilim tarafsız, evrensel ve adil midir? Kimimiz, dualara, komplolara, paranoyaya inanıyor. Bu ikiliklere bakarken görmemiz gereken asıl meseleyi ıskalıyor muyuz? Sorular çoğalıyor fakat cevabımız yok.

-Katastrofi, dünyanın güç dengelerini belirleyen aileler, anlaşmalar, kapalı kapılar ardında kurulan ittifaklar, dile düşmüş gizli bilgiler! Dünya, üzerinde yaşayanlara aldırış etmeden dönmeye devam ediyor.

-Guy Debord ‘Gösteri Toplumu’nda şöyle diyor; “Kendi bütünlüğü içinde ele alındığında gösteri, mevcut üretim tarzının hem sonucu hem tasarısıdır. Gerçek dünyaya bir eklenti, ona ilave edilen bir süs değildir. O, gerçek toplumun gerçek dışılığının can alıcı noktasıdır. Gerek enformasyon ya da propaganda, gerek reklam ya da doğrudan eğlence tüketimi biçiminde olsun bütün özel biçimleriyle gösteri, toplumsal olarak hakim olan yaşamın mevcut modelini oluşturmaktadır.

O, üretimde önceden yapılmış seçimin her alanda onaylanması ve bunun sonucu olan tüketimidir. Gösterinin biçimi ve içeriği, varolan sistemin koşullarının ve amaçlarının tümüyle aynen doğrulanmasıdır. Modern üretimin dışında geçirilen zamanın esas bölümündeki meşguliyet olan gösteri, aynı zamanda bu doğrulamanın sürekli mevcudiyetidir.” Olan bitenler bir gösteri mi yoksa gösteri henüz başlamadı mı? Meçhul.

-Wuhan’da afiyetle mideye indirilen bir yarasaya, yaşadığımız dramın günahını yüklemekte bir çeşit ucubelik olsa gerek. Yarasalar insanlığa liyakatini göstersin diye diğer yarasalardan özür beklemeye kadar işi vardıranlar olacak mıdır acaba? Çin’den tazminat isteyenler, ‘Çin virüsünün!’ yarattığı yıkımın nicesini yaratanlar ne hikmetse.

Dünyayı yöneten, sermayenin başkenti New York’ta insanlar, kentin namı buralara kadar gelen fareleri gibi tıkıştıkları evlerinde yardım dilenirken Wall Street’in geniş, refah caddeleri ölüm kadar sessiz. Pekin’de gökyüzüne baktığında güneşi göremeyenler, şehri kaplamış isin altında maskeleri(onlar maskeleri hiç çıkartmadılar) ile yaşamaya alışmış milyonlar, yüzünü kameralara dönüp sağduyu telkin edenlere inanacak mı?

Dilimize pelesenk olmuş o meşhur kelime ile ‘sömürü’nün çarkı dönmeye devam edecek mi? Bizler; bir kültürü, bir ülkeyi, bir yarasayı, bir virüsü itham etmekten vazgeçip asıl muhatabı keşfetmekte başarılı olacak mıyız? Salgın yeni başlamadı, yıllardır sürüyor…

Yorum Yap

Yorum Yap